Ölümcül Bir Kavram; “Kimlik” / PINAR K. ÜRETMEN

| September 14, 2016

pinar-uretmen-300x200Amin Maalouf, çoklu kimliğe sahip, bu kimlikleriyle kişisel ve varoluşsal sorgulamasını yapmış ve barışmış kişiliklerin kimlik savaşlarını ve şiddeti sonlandırabileceği umudunu taşıyor.

Ölümcül ve el yakan bir kavram “kimlik”. Nice katliam, cinayet, şiddet ve vahşetin bahanesi. Günümüz dünyasının distopyaya ve günümüz insanınınsa eleştirel zekâdan yoksun otomatlar haline gelmesinin şifresi. Oysa kimlik, kim olduğunu arayan, varoluşunu sorgulayan insanın en basit tanımlaması olabilecek, masum bir sözcük aslında.

Kimlik, insanın kendisini tanımlamasında ve bir gruba ait hissetmesinde en önemli kavramlardan birisidir. Bu da en derinimizde yatan insani endişelerimizin; kabul görmenin, onaylanmanın, dışlanmamanın garantisi olarak kabul edilebilir. En varoluşsal sorgulamayla, “ben kimim?” sorusuyla başlar kimlik arayışı. Ancak bu sorunun cevabı çoğu zaman kişinin özgür seçiminden bağımsız, doğuştan gelen özelliklerle ya da başkalarınca ona verilen yetkelerce belirlenmektedir. O, doğuştan kazanılan bir özdür âdeta; ailesinin dini, milliyeti, etnik kökeni, deri rengi tarafından belirlenen. Kişinin özgür iradesiyle hayat yolunda yaptığı seçimlerin önemi ve yeri dikkate alınmaz genellikle. Kimlik bizi dünyaya bağlayan bağdır. Ama bağımsız hareketimizi engelleyen prangamızdır aynı zamanda. Bağ, zincir olur; aidiyet ise bağımlılık bir aşamadan sonra. Peki, sınır nerededir ve ne zaman teslim olur insan? Hangi arada özgürlük feda edilir yalnız olmamak adına?

Amin Maalouf, Lübnan’da doğan ve Fransa’da yaşayan, Hristiyan bir Arap. Bu çoklu kimlik bile Maalouf’un kendi yaşamı ve kişiliği üzerinden bir kimlik sorgulaması yapması için yeterli. Oysa yazar çok önemli bir adım daha atıyor ve kimlik çatışmalarının sebep olduğu şiddetin sebeplerini, çözüm olasılıklarını mercek altına alıyor Ölümcül Kimlikler’de.

Küreselleşmenin belirlediği çağımızda, tüm insanlar bir bakıma göçmen ya da azınlık haline gelmiş durumda. Köklerimizin dayandığı topraklara hiç benzemeyen topraklarda yaşıyor ve başka diller öğrenmek zorunda kalıyoruz. Maalouf, işte bu göçmen konumunda yaşayan kitlelerin kimlik ve anlam arayışlarının izini sürüyor. Ancak göçmen ya da azınlık olmamasına rağmen kendi ülkelerindeki egemen ideolojiye ait milli, dini, etnik, cinsel, siyasi kimliğe ait hissetmeyenlerin arayışları ise kitapta pek değinilmemiş bir kavram olarak duruyor kanımca.

Amin Maalouf kimlik kavramının, Sokrates’in “Kendini tanı” sözünden başlayarak, nice ustalardan geçip Freud’a gelinceye kadar felsefenin en öncelikli sorunu olduğunu belirtiyor. Kendi kimlik sorgulamasınınsa son derece mütevazı bir çaba olduğunu ve “neden bugün bunca insanın dinsel, etnik, ulusal ya da başka kimlikler adına cinayetler işlediğini anlamaya çalışmak” arayışı olduğunun altını çiziyor.

İnsanı tanımlayan tek bir kimlik yoktur; din, milliyet, ülke, etnik köken, dil ve daha birçok alt kimlik kişiliğin oluşmasında önemli olabilir. Her insan karma kimliklerle donanmıştır ve bu kimliklerin bütünü o insanı temsil eder. Her kişilik, ayrı kimliklerin renk ve şekilleriyle tamamlanan bir tablo gibidir, tek bir aidiyete dokunulursa tüm kişilik sarsılabilir. Maalouf, insanları Arap, Fransız, siyah, Sırp, Müslüman, Yahudi gibi tek bir kimlikle tanımlamaya çalışmanın son derece sakıncalı olduğunu belirtiyor. Bütün dönemlerde ötekilerden üstün, tek bir aidiyet olduğunu düşünen insanlar olmuştur. Kimileri için ulus, kimileri içinse din ya da sınıf. Ama hiçbir aidiyetin mutlak surette baskın çıkmadığını anlamak için dünyada olup biten farklı çatışmalara bir göz gezdirmek yeter. Zamanın ve yaşanılan coğrafyanın koşullarına göre üstünlük dereceleri değişebilir.

İnsan hangi kimliğinin ezilmeye, baskılanmaya çalışıldığını hissederse, hangi kimliği üzerinden yara alırsa kendini oraya daha çok ait hisseder. Derilerinin rengi, yamalı giysileri, şiveleri ya da dinleri nedeniyle eziyet gören ya da aşağılananlar, bunu unutmazlar. Kendimizi çoğu zaman en fazla saldırıya uğrayan aidiyetimizle tanımlamaya çalışırız. Onu savunacak gücümüz yoksa bile en derinimizde saklar, ödeşme gününü bekleriz. İster açıkça savunalım ister gizleyelim, kendimizi ait hissettiğimiz ve diğer kimliklerimizi istila eden artık bu “yaralı” kimliğimizdir. Bu kimliği paylaşanlarla kader ortaklığına gider, karşı taraftakilere cephe alırız. Ve her yaralı toplulukta, öfkeli ya da hesapçı bir önder belirir; zafer ya da intikam sözü vererek insanları ateşler. Bir hak olan saygıyı dilenmemek, gerekirse zorla almak gerektiği söyler. Artık şiddet kaçınılmazdır. Ne olursa olsun “ötekiler” bunu hak etmiştir ve bizler çektirdikleri her şeyi hatırlamaktayızdır: Bütün cinayetleri, haksızlıkları, aşağılanmaları, korkuları, isimleri, tarihleri, rakamları.

Korku ya da güvensizlik duygusu her zaman akılcı gerekçelere dayanmaz. Abartıldığı hatta paranoyaya dönüştüğü zamanlar da olur. Ama bir halkın korkmaya başladığı andan itibaren artık önemli olan altta yatan nedenler değil, korkunun gerçekliğidir. İşte bu korku bir topluluğu “biz”, karşıdakileri de “öteki” yapar. Bu noktada, ötekileştirme başlar. Artık sadece biz ve siz yoktur, bir sonraki hesaplaşmaya hazırlanan savaş düzeninde iki ordu vardır. Ötekinin kendi dinleri ya da ulusları için bir tehdit oluşturduğuna inanılırsa, bundan sonra yapılan her şey meşru görünecektir. Her edim kendi tarafını savunmak içindir. Katliamlar bile savunma ve koruma amaçlı yapıldığına inanılan meşru müdafaadır artık onlara göre. Gruptaki herkes bu duyguyu paylaştığı için de vicdani sorumluluk duyulmaz; onlar sadece yaşlı annelerini, kız ve erkek kardeşlerini, çocuklarını korumak istemişlerdir. İşte kimlik adına işlenen iğrenç cinayetlerin, katliamların, intihar bombacılarının ortaya çıkmasında bu hastalıklı düşünme tarzı etkendir: Onlar kendi insanlarının hayatta kalması, kendi inançlarının yaşaması için, onların hayır dualarıyla ileri atılmaktadırlar.

Son yıllarda meydana gelen katliamların ve kanlı çatışmaların çoğu, kurbanların ve cellatların var olduğu olaylar ve eski kimlik dosyalarının tekrar tekrar açılmasıyla meydana geliyor. Ancak cellat ve kurban kavramları her zaman dışarıdan gözlemleyen içindir, olaya dâhil olanlar içinse biz ve onlar vardır. Onlar her zaman suçlu, bizse hep masum kurbanlarızdır ve şimdi ne çekerlerse çeksinler yaşananların hepsi başından beri onların suçudur. İşte bu denli biz ve ötekiler kavramlarına bağlı olan bu bakış, farklı bakış açılarını ve çoklu kimliğe sahip olanların çoklu aidiyetlerini kabul etmez. Bu tür empati ve iç sorgulama taşıyan yaklaşımlar, döneklikle ve hainlikle suçlanır.

Dünya bugün eziyet çeken halklarla doludur. Ancak dışardan bakan gözlerin acıyı paylaşma noktası da çoğu zaman sorunludur. Sömürgeciliğin hoyratlığından, ırkçılıktan, yabancı düşmanlığından çekmiş olanların kendi milliyetçi hoyratlıklarını, ırkçılıklarını, düşmanlıklarını onayladığımız ya da en azından görmezden geldiğimiz bir noktada bulabiliriz kendimizi. Kimlik çatışmalarının sınırları dikenlidir, sınır ihlalleriyse çetrefillidir. Meşru kimlik dışavurumunun nerede duracağı, ötekinin hakkını yemenin nerede başlayacağı bilinemez. Son yıllardaki çatışmalarda bazı grupların, uluslararası kamuoyunun anında düşmanlarını suçlayacağını bildiklerinden kendi halklarına karşı şiddete giriştikleri bile görülmüştür.

Maalouf dini bakış açısı üzerinden, özellikle Müslümanlığı ele alarak kimlik ve şiddet eğilimi üzerine bir sorgulama yapıyor. Tarih boyunca aynı dinin hem hoşgörülü ve özgürlükçü hem de bağnaz ve şiddet yanlısı olabilmesini insanların kutsal kitaplara bakış ve yorumlayışındaki farklılıkta yattığını belirtiyor yazar. Bu nedenle dini metinlerin ve kutsal kitapların ne dediği üzerinden yapılacak tartışmaların kısır döngüne yol açacağını belirtiyor. Dinlerin halklar üzerine olan etkisi kadar halkların da dinleri etkilediğini ve dönüştürdüğünü ileri sürüyor. Yirminci yüzyılda despotizmin ve insan hakları ihlallerinin dinlerden daha çok milliyetçi ya da siyasi doktrinlerden kaynaklandığı, ancak 1970’lerden itibaren dini bağnazlığın lokmaları ikişer ikişer atıştırdığı tespitini yapıyor. “Yirminci yüzyıl bize hiçbir doktrinin mutlak kendiliğinden özgürlükçü olamayacağını, hepsinin, komünizmin, liberalizmin, milliyetçiliğin, büyük dinlerden her birinin, hatta laikliğin kontrolden çıkabileceğini, hepsinin yozlaşabileceğini, hepsinin elinin kana bulaştığını öğretmiş olacak.” Ve asıl sorulması gereken sorunun batının modernizm ile hoşgörülü bir din anlayışına doğru evrilirken, İslami bakışın hoşgörüden despotizme neden dönüştüğü olduğu tespitini yapıyor.

Amin Maalouf, çoklu kimliğe sahip, bu kimlikleriyle kişisel ve varoluşsal sorgulamasını yapmış ve barışmış kişiliklerin kimlik savaşlarını ve şiddeti sonlandırabileceği umudunu taşıyor. Köklerine, kültürüne bağlı kalan, kimliğini gizlemek zorunda kalmayan, kimlik özelliklerinden utanmayan, aidiyetlerini üstlenen göçmenlerin deneyimleriyle bu sorunların çözülebileceği hayalini dile getiriyor. Bu sorunun çok basit ve tek bir çözümünün olmadığının da özellikle altını çiziyor. Kitabın son cümlelerinde yazarla aynı dilekleri taşımamak mümkün değil gibi: Her yazar kitabının yüz yıl, iki yüz yıl sonra okunmasını ister ama ben torunlarımın bu kitabı okuduğunda omuz silkerek büyükbabasının zamanında hala böyle şeylerin konuşulmasına hayret ederek kitabı aldığı tozlu yere koymasını dilerim.

Ölümcül Kimlikler
Yazar: Amin Maalouf
Türü: Deneme
Çeviren: Aysel Bora
Baskı Yılı: Mayıs 2015, 40. baskı
Sayfa Sayısı: 133 Sayfa
Yayınevi: Yapı Kredi Yayınları

 

kaynak: kitapeki.com

Tags:

Category: Deneme, Kitap, Köşe Yazıları, Köşe Yazıları, Roman

Comments are closed.