Ahmet Şık’ın Duruşmada Engellenen Savunması – ARALIK 2017

| December 28, 2017

361 gündür tutuklu gazeteci Ahmet Şık’ın dünkü duruşmada engellenen beyanının tam metnini yayınlıyoruz: “Ne yaparsanız yapın hakikati aramaya devam etmekte ve halka teslim etmekte bir an bile tereddüt etmeyeceğiz. Çünkü biz gazeteciyiz.” Ahmet Şık İstanbul – BİA Haber Merkezi 26 Aralık 2017, Salı 12:04

 

361 gündür tutuklu gazeteci Ahmet Şık’ın dünkü (25 Aralık) duruşmada engellenen beyanının tam metnini yayınlıyoruz

Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit, yeni adli yılın açılışı vesilesiyle 23 Kasım 2017’de yaptığı konuşmada çok çarpıcı veriler ortaya koydu. 2016 yılı adli suç istatistiklerine göre 80 milyonluk ülkemizde yaklaşık 6 milyon 900bin şüpheli bulunduğunu açıklayan Cirit; “Demek ki Türkiye’de, nüfusa oranladığımızda yüzde 8 civarında kişi şüphelidir. Haklarında ilk derece soruşturma yürütülmektedir” dedi.

Bu sözleri referans alsak bile, ülke nüfusunun yüzde 8’inin şüpheli olması çok yüksek bir oran. Ama Yargıtay Başkanı Cirit’in yaptığı basit hesap hatasını düzeltmek gerekiyor.

Şöyle ki;

0-15 yaş grubunda yer alanlar ile akıl hastalarının ve benzeri isnat yeteneği bulunmayan insanların ülke nüfusuna oranı yaklaşık yüzde 25’tir. Bir yüzde 10 da bedensel engelli olan ya da yatalak ve fiziken suç işleyemeyecek durumda olan insanlar var.

Bu iki kategoride yer alanları hesaptan düştüğümüzde, yasalar karşısında isnat yeteneğine sahip yaklaşık 50 milyon insan kaldığını söyleyebiliriz.

Eğer, Yargıtay Başkanı’nın ifade ettiği gibi yaklaşık 7 milyon şüpheli varsa bu oransal olarak ülke nüfusunun yüzde 15’inin devlet nezdinde şüpheli görüldüğü anlamına gelir. Başka bir deyişle sokaktaki her 7 kişiden biri şüpheli.

Buradan yola çıkarak günümüz Türkiye’sini kısaca özetlemeye kalksak karşımıza çıkan tablo şöyle bir şey oluyor:

Çoğulculuğa değil çoğunlukçuluğa sırtını dayayarak memleketin kendinden olmayanlarına değişik biçimlerde ve düzeyde terörist muamelesi yapan bir iktidar var.

Terörist muamelesini akıl almaz suçlamalara dönüştüren iktidar güdümünde bir yargı var.

Hakikati örtbas eden, gizlenen her gerçekle ortak geleceğimizin karartılmasına suç ortaklığı yapan bir medya var.

Her şey gözlerinin önünde cereyan ederken korkuyla ya da konforunun bozulacağı endişesiyle bir suskunluk sarmalına hapsolmuş bir sessiz çoğunluk var.

Hal bu iken, tamamen zalimliğe adanmış ve kötülüğünü şiddetle besleyen bir dikta rejiminde doğal olarak, özgürlüğünün sınırlarını genişleten de sadece kötülük oluyor.

Öyle maharet ya da zekâ gerektiren bir kötülük değil. Gücü elinde tutmanın kibri ve pervasızlığıyla hayata geçirilen sıradan ve organize bir kötülük.

Kötüler. Farkındalar ve biliyorlar kötü olduklarını. Ve bu da, onları daha kötü yapıyor.

Bu karanlık iklimi yaratanlar kendileriyle ve kötülükleriyle yüzleşmenin ağır sonuçlarını geciktirmek için de kendilerinden olmayanları, kendileri gibi olmayanları, suçlarını ifşa edenleri suçluyorlar.

Bu tablonun ortaya çıkmasında AKP iktidarının en güçlü silahı kuşku yok ki medyası oldu. El koymalar, satın almalar yoluyla iktidar sözcülüğünü üstlenen bir medya inşa edilmişti. [Ahmet Şık’ın beyanı burada mahkeme başkanı Abdurrahman Orkun Dağ tarafından kesildi] Ancak kamusal etki yaratma becerileri olmadığı için ana akım diye anılan medya gruplarının da istenilen çizgiye getirilmesi gerekiyordu.

AKP iktidarı, bugünün azılı düşmanı olan yakın geçmişteki suç ortağı Gülen Cemaati’nin yadsınamaz katkılarıyla, hedefledikleri ortak menzile ulaşma gayesiyle Türkiye medyasının büyük çoğunluğunu dizayn etti.

Şimdi kumpas olduğu kabul edilen, ancak AKP’nin ele geçirdiği gücün zulmüyle suç ortaklığını örtbas edip, tüm yükünü Gülen Cemaatinin sırtına yüklediği soruşturma / davalar zinciri de bu dizaynda önemli bir rol üstlendi. Çünkü günümüzde düşman ilan edilenlerin “FETÖCÜ” denilerek kolaylıkla etkisiz hale getirilmeye çalışıldığı gibi, o dönemde de kullanışlı sözcük “Ergenekoncu” idi. Hedef alınanlar tutuklanmıyorsa bile medyanın tetikçilik yaptığı itibar suikastlarıyla susturulmak isteniyordu.

Cemaatin polis ve yargı teşkilatlarındaki örgütlü çetesi, iktidarın siyasi desteği ve korumasıyla “çatlak sesleri” susturmayı başardı. Holding medyasının iktidar yancılığına talip olanlar ulufe gibi dağıtılan devlet ihaleleriyle, bu tür ilişkilerden uzaklaştırılan görece mesafeli olanlar da vergi cezalarıyla yola getirildi. Her medya grubuna iktidar komiseri olarak yazarlar, TV programcıları, yöneticiler atandı.

İktidarın hoşuna gitmeyen yazılar yazıp, konuşanlar gazete ve TV kanallarından birer ikişer uzaklaştırıldı ve bu halen sürüyor.

Kukla bilirkişiniz Ünal Aydemir’in ifadeleriyle söylersek;

“Çağımızda psikolojik harekâtın gizli aracı ve asimetrik savaş taktiği olarak kullanılan bir dayatma yöntemi olan manipülasyon yapan bir medya yaratıldı. Kamuoyunu etkileme ve yönlendirme, tereddüttü olanların zihinlerini karıştırma görevini üstlendi.

İktidarın menfaatleri doğrultusunda yapılan medya manipülasyonlarıyla siyasi rakipler zayıflatılıp yıpratıldı. Toplumsal muhalefet kriminalize edilerek kaosa yol açacak gerilimlerle toplumsal kutuplaşma hızlandırıldı. Meşru siyaset yöntemleri tartışılır hale getirilerek, çoğunlukçuluğa dayalı bir anlayışla kayıt dışı, anayasaya aykırı siyasete zemin hazırlandı. Araç ise medyaydı. Bir çıkar örgütü gibi hareket eden iktidar, medya organlarının açtığı yolda hedefine ilerliyordu.”

Sözün kısası, bizlerden “terörist” çıkarma gayesiyle sipariş edilen, bilirkişinin raporundan yapılan bu alıntılar iktidar medyasının hal-i pür melalini anlatmaktadır. Aradığınız örgütün kimler olduğunu, suç ortaklığı yapan medya gruplarının hangileri olduğunu anlatmaktadır. Ve yine bilirkişinizin ifadesiyle söylersek; ”Manipülasyon ile gerçeği perdeleyerek çıkar örgütlerinin hedeflerine/amaçlarına uygun yayıncılık yapmak gazetecilik değildir.”

Hiç kimsenin suç işleme özgürlüğü yok. Olmamalı. Elbette gazetecilerin de. Ancak suçlama konusu yapılanlar mesleki faaliyetler. Hâlbuki gazeteciler, kasıtlı biçimde yalan haber üretiyor, gerçeklerin üzerini örtüyorsa, başka bir ifadeyle mesleğini güç odaklarının arzuladığı ve emrettiği biçimde rıza üretimine, algı yönetimine hasretmişse etik bir suç işlemiş olurlar. Ancak bu suçu yargılayacak ve cezalandıracak olanlar terör mahkemeleri değil, bizzat okurlar/izleyiciler ve gazetecilik meslek örgütleridir.

Yani, iddia ettiğinizin aksine gazetecilik suç değildir. Siz de çok iyi biliyorsunuz ki, mesleki faaliyetleri suçlama konusu yapmak hakikatten korkan suçluların telaşıdır. Gerçeği ele geçiremeyeceğini bilenler yalanlar söyler. Suç işlemeye devam ederler.

Bizlere yönelik suçlamalarınıza delil diye ortaya sürdükleriniz, hiçbiri hakkında, yayımlandığı dönemde adli soruşturma açılmamış ve yalanlanmamış haber ve yorumlardan ibarettir. Mesleki faaliyetlerden terörist çıkarmak gibi beyhude bir çaba içerisindesiniz.

Eğer illa yargılanacaksak, hakikati anlatabilecekken anlatmamak gibi ağır bir suç işlemişsek, bu olmalı. Neyse ki meslek geçmişimizde bu konuda tek bir leke yok. Zaten, o yüzden buradayız.

İktidara ve yarattığı medya düzenine direnerek hakikatin sözcülüğünü üstlenmeye çalışan birkaç medya organından birisi de Cumhuriyet’ti. Hedef alınarak yok edilmek istenmesi de haliyle sürpriz olmadı.

Çünkü organize bir kötülük örgütü olarak varlığını sürdüren iktidar nezdinde zaten kabarık bir sabıka kaydımız vardı. İfade özgürlüğünün bir katliamla engellenmeye çalışıldığı Charlie Hebdo saldırısına, yolsuzluk ve talan düzenine, Suriye iç savaşındaki bir takım yasadışılıklara karşı alınan tutumla ortaya konan haberler var olan nefreti büyüttü. Yanımıza bırakılmamalıydı. Bunun için gereken sadece “Allah’ın lütfuydu”. İki eski suç ortağının giriştiği taht savaşının sonucu olarak yaşanan 15 Temmuz kalkışmasıyla o lütuf da gerçekleşti.

Az gelişmiş haliyle bile demokrasi askıya alındı. Can çekişen hukukun mezar kazıcılığını üstlenen kimi yargı mensupları, gömülmesinde görev almakta da hiç tereddüt etmediler.

Bizlerin aylardır hapishanede ve bu mahkeme salonunda yaşadıklarımız da ülkenin mevcut halinin bir siyasi operasyon bağlamında temsilinden ibaret. Başka bir deyişle, her şeyin “mış gibi” yaşandığı ülkede “hukuk varmış” tiyatrosunun bir temsili bu yaşananlar.

Soruşturma evraklarının kendisi bu siyasi operasyonun, kumpasın delilleri aslında. Yasaları kişiye göre esnetip daraltan yargı mensuplarının, hukukun nasıl katledildiğinin örnekleriyle dolu bir soruşturma dosyası.

Yalanlarla kurgulandığı çok açık olmasına rağmen ısrarla bizleri hapiste tutmaya, yargılamaya devam etmenizin bahanesi olan iddianamenizdeki suç olmayan suçlamalar, delil olmayan deliller, kimisi sahibinin sesi tanıklar ve basın özgürlüğünü hedef alan bu suikastın tetikçiliğini üstlenen medyanın geride bıraktığı izler bu kumpasın nasıl sahnelendiğini ortaya koyuyor.

Hepsini tek tek anlatacağım. Ama öncesinde, Cumhuriyet’e yönelik kumpasta görev alan meslektaşlarınızın, talimatları yerine getiren birer memurdan öte kişiler olmadığının kanıtı olan bir evraktan bahsedelim.

Ancak konuyla ilgisi nedeniyle bir hatırlatmada bulunmak elzem.

Hâkim-Savcıların, önlerine gelen dosyalarla ilgili herhangi bir inceleme yapmadan, “kopyala-yapıştır” diye tabir edilen yöntemle kararlar verdiğine yönelik çok sayıda örnek değişik soruşturma ve davalar sırasında dile getirilmişti. Aldıkları talimatların gereğini yerine getiren sözde tarafsız ve sözde bağımsız bu hâkim-savcılar, haklarında adli ya da idari herhangi bir soruşturmanın açılmayacağını bilmenin rahatlığıyla bu suçları işlediler. Halen de devam ediyorlar. Şimdilik kendilerine, benzer suçlara imza atan Cemaat’in çetesine mensup hâkim-savcıların mevcut hallerini anımsatmakla yetineceğim.

Yargının tarafsız ve bağımsız olmayıp verilen talimatları yerine getiren bir iktidar sopası olduğunu söylediğimizde bozulup kızanlarınız oluyor. Buna hakkınız olmadığını Cumhuriyet komplosunun soruşturma dosyasında bulunan bir evrakla kanıtlayalım.

Cumhuriyet operasyonunda gözaltına alınacak isimler belirlendikten sonra, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul 5’inci Sulh Ceza Hâkimliği’ne başvurur. Çeşitli suçlamalar yöneltilerek arama, el koyma ve gözaltı işlemleri yapılması için gerekli hâkim izni talep edilir. Orhan Erinç, Akın Atalay, Önder Çelik, Turhan Günay, Bülent Yener, Günseli Özatalay, Bülent Utku, Aydın Engin, Murat Sabuncu, Hikmet Çetinkaya, Musa Kart, Mustafa Kemal Güngör, Hakan Karasinir, Güray Öz ve Can Dündar gözaltına alınacak isimler olarak belirlenmiştir. 30 Ekim 2016’da yapılan bu başvuruyla ilgili 5’inci Sulh Ceza Hâkimi Cevdet Özcan gerekli izni verir.

Bildiğiniz gibi 31 Ekim 2016 sabahı erken saatlerden itibaren operasyona başlanır. Yurt dışında bulunan Can Dündar ve Akın Atalay dışındaki şüpheliler gözaltına alınır. Adreslerinde bulunamayanların da kendileri savcılığa gider. Bu arada medyadan, haklarında gözaltı kararı verilenler arasında Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Üyeleri Nebil Özgentürk, Müslüm Özışık ve Eser Sevinç’in de bulunduğu haberleri yayımlanır.

Avukatlarımız aynı gün, gözaltı kararına itirazlarını içeren bir dilekçeyi, izni veren 5’inci Sulh Ceza Hâkimliği’ne iletmek üzere başsavcılığa verirler. İktidar medyasına açık, avukatlarımıza gizli olan dosyada kimler hakkında gözaltı kararı bulunduğundan emin olunamadığı için isimleri medyada yayımlanan Nebil Özgentürk, Eser Sevinç ve Müslüm Özışık’ın da adlarına itiraz dilekçesinde yer verilmiştir.

İtiraz dilekçesini “inceleyen” İstanbul 5’inci Sulh Ceza Hâkimi Cevdet Özcan, gözaltı işleminde düzeltilecek bir husus bulunmadığını belirterek itirazı reddeder. Sulh Ceza Hâkimi Cevdet Özcan, kendi verdiği izin kararında bulunmayan Sevinç, Özgentürk ve Özışık’ın gözaltına alınmadıkları halde gözaltında olmalarında düzeltilecek bir husus bulunmadığına karar vermiştir. İtirazın reddine yönelik başvuruyu “inceleyen” 6’ıncı Sulh Ceza Hâkimliği de itirazın reddine karar verir. 6’ıncı Sulh Ceza Hâkimi Fevzi Keleş de, tıpkı 5’inci Sulh Ceza Hakimi Cevdet Özcan gibi, gözaltında bulunmayan Nebil Özgentürk, Eser Sevinç ve Müslüm Özışık’ın gözaltı işlemlerinde hukuka aykırı bir yan bulunmadığını söylemiştir.

Bu arada, gözaltı talep listesine isminin konulmadığı fark edilen Kadri Gürsel’in de, talimatla ilgili “hata düzeltilerek” 31 Ekim 2016 günü öğleden sonra gözaltına alındığını da hatırlatalım.

Şimdi, soruşturma dosyasının kendisinden kumpası anlatalım:

Bizleri FETÖ’cü olmakla da suçlayan FETÖ sanığı savcınız Murat İnam’a inanırsak eğer, soruşturma 18 Ağustos 2016’da başlatılmış. Resen soruşturma tutanağına göre; ”Bazı basın yayın organlarında çıkan köşe yazısı ve haberlerde Cumhuriyet gazetesinin PKK ve FETÖ/PDY terör örgütleri tarafından ele geçirildiği ve gazetenin bu örgütlerin menfaatleri doğrultusunda çalıştığından bahsediliyormuş.”

15 Temmuz darbe kalkışmasından 2 gün önce, 13 Temmuz’da gazetenin yazarı Aydın Engin de yazısına “Cihanda sulh peki yurtta ne?” başlığını atınca, Savcı İnam eksik olan parçayı bulmuş. Çünkü darbeyi gerçekleştirenler kendilerine “Yurtta Sulh Konseyi” adını vermişler. Hal böyle olunca da Cumhuriyet gazetesi yöneticilerinin PKK ve FETÖ bağlantıları bulunduğu şüphesi doğmuş. Bu şüphe de soruşturma açmak için yeterliymiş.

Daha önce, dini araçsallaştıran bir şarlatanın örgütüne, rüzgâr tersten esince de bir diğer güç odağına iradesini teslim eden Savcı İnam böyle söylüyor. Savcı İnam, Aydın Engin’in yazısının başlığının şüpheleri için nasıl bir delil haline geldiğini de iddianamede şöyle açıklıyor:

“son derece manidar, “dikkat çekici olduğu görülmüştür”, bu durumunun basit bir tesadüf olarak değerlendirilemeyeceği açıktır”, “yazının başlığının tesadüf olamayacağı…”

Yani, “manidar”, “tesadüf olamaz”, “dikkat çekici” başka da bir şey yok.

Aslında bu suçlamaya ve zihniyete dair söylenecek tek şey, hukuktan bihaber bir savcının ve kendisi düzeyindeki daha birçoğunun, yargı teşkilatı içinde bulunmasının ve bu operasyonda görevlendirilmesinin “manidar” olduğudur.

“Kandırıldım” denilmesini siyasi özeleştiri kabul edip, “ben de bunlara çok yardım ettim” itirafındaki suçu soruşturmayan bir yargının iktidarın sopası olduğu gerçeği ise bize, bunun “tesadüf” olamayacağını “dikkat çekici” biçimde kanıtlıyor.

Savcının şüphelerine dayanak teşkil eden, ulusal basında çıkmış haber ve yorumlardan 8’i operasyonun başlatıldığı 18 Ağustos 2016 tarihinden önce yayımlanmış.

Savcı, Cumhuriyet gazetesine yönelik suçlamada PKK’den bahsediyor. Ama dayanak aldığı bu 8 yazının hiç birinde Cumhuriyet ve PKK ilişkisine dair tek bir satır yok. Bolca FETÖ yalanı var. Zaten savcı da soruşturma boyunca yaptığı tüm yazışmalarda bu iki örgütün, FETÖ ve PKK’nin adını anıyor. Tutuklamalar da bu iddia üzerine gerçekleşiyor. Ancak iddianame çıktığında görüyoruz ki o güne dek adı anılmayan bir diğer örgüt DHKP-C de işin içine sokulmuş. Bu örgütün de kumpas dosyasına dâhil edilmesinin tek kanıtı ise tarafımdan yazılmış bir haber. Mehmet Selim Kiraz’ı öldüren DHKP-C’lilerle, olay sırasında telefon aracılığıyla gerçekleştirilen bir söyleşinin gazetede yayımlanmış olması.

31 Ekim 2016’da yapılan operasyondan iki ay sonra örgüt propagandası yaptığım iddiasıyla gözaltına alınıp tutuklandım. Ancak bu suçlamadan uzun süre hapiste tutulmam mümkün olmadığı için birkaç ay sonra Cumhuriyet ana davasına suç vasfı değiştirilerek eklendim. Böylece, soruşturma boyunca ortada olmayan DHKP-C suçlaması da dosyaya eklenerek “kokteyl örgüt” iddianamesi tamamlanmış oldu.

Sorumluluğu bana ait olan bir haberden yola çıkarak tüm sanıklara suçlama yöneltmek bu konuyla ilgili tek hukuksuzluk değil.

Daha önce aynı haberle ilgili açılmış soruşturmada verilen takipsizlik kararının yasadışı bir şekilde kaldırılmış olması suçu da var. Suç işleyen Savcı Fahrettin Kemal Yerli. Daha önce mahkemenizde bu suçun nasıl işlendiği size anlatıldı. Ancak, gazetecilerin mesleki faaliyetlerinden örgüt çıkarmaya çalışan heyetiniz bu suça göz yumdu. O halde soralım: Savcılarınızın suç işleme özgürlüğü mü var? Bu özgürlüğü sağlayan örgüt ve yöneticiler kimler? Ve bağımsız ve tarafsız olduğunuz iddiasındaki sizler gerçekten ancak böyle suç işlenerek üretilebilen bir iddiayı dikkate alacak mısınız?

Kumpasçıların izlerini takip ettiğimizde bu komplonun adım adım nasıl hayata geçirildiğini de anlıyoruz. Ortaya çıkan tablo kabaca şöyle bir şey oluyor: