ZARÊ / Muzaffer Oruçoğlu

| August 12, 2015

MuzafferOrucogluYıkılmış, taş toprak yığını haline gelmiş bir mahallenin kıyısındaydı evi. Bir duvarı tamamen çökmüş, diğer duvarları da hasar görmüştü. Kadın savaşçılar, evin molozlarını çekip az öteye yığmış, yıkılan yeri ise branda beziyle kapatmışlardı emaneten. Evin, ayakta kalan yaralı ruhuna korkuyla tüneyen İki beyaz güvercin’in dışında kimsesi yoktu. Şafak, bu eve gülümsüyordu ilkin. Zarê onun için her şafak vakti kalkıyor, evin duvarı ile oğlunun mezarı arasında oturuyor, bakışlarını Miştenur Tepesi’ne vererek konuşuyordu kendi kendine. Güvercinler üveymeye başladığı zaman susuyordu.

 
Bakışları bu sefer, Miştenur Tepesi’ne salkım salkım sarkan beyaz bulutlardaydı. Dedesinin akça sakalı canlanmıştı gözlerinin önünde.

 
“Benim Dedem oldun da ne oldu? Padişahın demir yoluna Miştenur Tepesi’nden kara taş taşıdın da ne oldu? Katırını yordun, kendini heba ettin. İnsan insan dedin ama insan düzelmedi. Ben altmış yaşına geldim, insan gene düzelmedi. Şimdi ben ne yapacam? İnsan kudurdu, İnsana bir hal oldu. Devran tersine döndü. Cihatçılar çıktı. Cihatçıların karşısına silahlı kadınlar kızlar çıktı. Müfrezeler kuruldu. Kadınım diyen herkes nefer oldu, kumandan oldu. Ben bir şey olamadım. Ekmek pişirdim onlara. Duvarlarına çekiçle delik açtım. Torbalarına toprak doldurdum üst üste yığdım duvar ettim onlara. Mermilerini taşıdım. Gece gündüz mevzi tuttular, deliklere soktular namlularını, cayır cayır mermi yaktılar. Yaşlı bir araba vardı, sırtına ağır bir silah yerleştirdiler, araba yürüdü, kadınlar büyük fişenklerle şerit şerit mermi yaktılar.”

 
Kafasını, çatlamış kil tabletleri andıran, mor damarlı, döğmeli ellerinin arasına aldı. Silahlı gölgeler, cesetler, kum torbaları ve yaralılarla ağırlaştı dili.

 
“Ne oldu anlamadım bunlara?” diye güçlükle mırıldandı. “Kadın kadınlığını, erkek erkekliğini bıraktı. Ben kendimi bıraktım, şaştım. Ekmek pişirdim onlara. Yaralılarını sırtladım, evime getirdim, yaralarını sardım, iniltilerini dinledim, acılarını anladım ama ne çare.. Oğlumun ölüsünü getirdiler sonra. Dünyam yıkıldı. Dünya kadar kitap okumuştu, bütün kitaplar yıkıldı. Cihatçılar her tarafı tutmuşlardı. Mezarlığa gömemedim, buraya gömdüm oğlumu.”

 
Ağlıyordu. İç sesleri çoğalmış, çatallaşmıştı. Başındaki laçikin ucuyla gözyaşını sildi.

 
“Cihatçılar evime niye bomba attılar? Ölmüş oğlumu niye öldürmek istediler? Oğlum yoksa ölmedi mi? Azat ölecek bir genç değildi. Evim niye yıkıldı? Ben niye ölmedim de o yaralılar öldü? İşlerini güçlerini bıraktılar da, beni o yıkıntıların altından niye çıkardılar?”
Güvercinlerden birisinin hafif üveyişi üzerine sustu. Bilekten kesilen, sağalıp kabuk bağlayan sol ayağına baktı. Bir aydır, çatışma olmuyordu şehirde. Tüm kalaşnikovlar, , makinalı tüfekler, havan topları susmuştu. Cihatçılar, ağır kayıplar vermiş, çekilmişlerdi. Tilşeir tarafından, taze mezar toprağını çağrıştıran, acılı bir köpek uluyuşu karışıyordu seher esintisine.

 
“Keşke ölseydim de Azat’ın yanına gömülseydim. Ben sana o yaranla sınırın ötesine gitme herif demedim mi? Dinlemedin beni, gittin orda öldün. Ben kızıma, Narine’me, git, babanın meyitini getir demedim mi? Dedim. Peki o kız beni niye dinlemedi? Niye gitmedi. Kobane’de çatışma var, olmaz dedi de ne oldu? Herif öldü, Hududun ötesine gömdüler. Ben bu harbin hamalı olmasaydım, gider getirirdim herifimi. Getirir oğlumun yanına gömerdim.”

 
Eğildi, mezar toprağına dayadı alnını. Mezarı dinledi. Kafasını usulca kaldırdı, mezarın baş ucuna hece taşı gibi diktiği, Muallim Bedig’ten kalma kitap rahlesine baktı.

 
“Benim kızımda soy sevgisi, baba sevgisi olsaydı, siperinden ayrılır, gider babasının meyitini getirir, kardeşinin yanına gömerdi. Beni bu halimle bir başıma bıraktı, aldı müfrezesini, Girê Spî’ye gitti.”

 
Her şafak vakti ekmek kırıntısına gelen yaban güvercinleri, mezarın yanına kondular. Zarê, elindeki ekmeği ufaladı, yaşamın saf, masum sevincini sabah sabah kendisine getiren güvercinlere doğru attı. Haz ve acıyla seyre koyuldu, gagaların hareketlerini. Kuş şakıyışlarıyla gülümseyen sabah aydınlığının en anlamlı, en derin, en güzel yanına, çocuk yanına doğru çekildi yüreği.

 
Koltuk değneklerini aldı, kalktı, usul usul, Fransız manda yönetimi döneminde, marangoz Garo’nun yaptığı, işlemeli mavi kapıya doğru yürüdü. Kapı, kalbura dönmüştü sniper kurşunlarıyla. Araladı, içeri girdi. Yan yana İki beyaz güvercin duruyordu pencere pervazında. Biri oğlunun, diğeri ise kocasının ruhunu taşıdığı için gözünün bebeği gibi bakıyordu güvercinlere. Bakışlarını güvercinlerin gözlerinden, penceredeki kurşun deliklerinde yoğunlaşan sabah aydınlığına doğru kaydırdı. Gitti, karşı duvarda asılı duran, oğlunun ve kocasının fotoğrafları üzerindeki siyah şeritleri aldı, düğümledi, kendi boynuna astı.

Temmuz-2015

Please follow and like us:

Category: Öykü, Yazın

Comments are closed.