Tarih, coğrafya ve kainat kalpli bir usta / Karin Karakaşlı

| March 8, 2015

yasarKemal Okullarla ilişiğim kesildikten sonra, sık sık iki dersi düşünürken buldum kendimi: Bir tarih, bir de coğrafya. Gereksiz ayrıntılarla dolu, saman kağıda basılı her iki kitapta da mantıklı soru üretimini engelleyen bir yan vardı. Kaç fille sefere çıkıldığı anlatılırken ya da hangi bölgemizden hangi ürün ve hammaddenin çıkarıldığı ezberlenirken, bu iki dersin yer ve gök gibi birbirini bütünleyen ufuk çizgisine dair hiçbir bağlantı kuramıyordu insan.

Sonraları, büyüdükçe, o fillerle çıkılan seferlerin hakikat anlamında da bir yere vardırmadığını gördüm. Gayrıresmi tarihin kaydını edebiyat tutuyordu. Kuyuların dibine itelenmiş, havadaki moleküllere karışmış ama bir kez olsun dillendirilmemiş zulüm hikâyelerini ancak toprağının sesi olan yazarlardan öğrenmek mümkündü.

Koca gövdesinde ve gövdesinden taşan kalbinde tarih ile coğrafyayı buluşturan Yaşar Kemal, işte bu toprağının sesi yazarlardandı. Bundan sebep, dünya gözüyle ömrünü 28 Şubat’ta tamamlayan yazarın kaybı, günlük hayatı durdurtan bir eksiklik duygusu yarattı. Her günümüzün her anında Yaşar Kemal’i hatırladığımızdan değil elbet, ama bildik ki, zamanının tanığı bir anlatıcı son sözünü de söyleyip bizi anlattıklarını idrak etme sorumluluğu ile başbaşa bırakmıştı.

Kendi destanımızın kahramanı

Böyledir çünkü. Bir anlatana bir de dinleyen gerek. Yaşar Kemal, bu toprakların susulmuş gerçeklerini bir ömür anlattı. Üstelik bunu yaparken de büyülü bir edebiyat dili yarattı. O kadar ki, en acı hikâyeleri bile onun dilinden duymadan edemedik. İşitince de artık bilmezden gelemedik.  Yaşar Kemal, sıradan insanın içindeki tanrısal kudreti gösterdi bize. Hayatın hakkını verirsek, sonunda kendi destanımızın kahramanı olabileceğimizi…


Kahraman, korkusuz olan değildir. Korkusuna rağmen davranandır. Yaşar Kemal, kötülüğe karşı, sömüren düzene karşı mücadele edenleri anlatırken eşkıyalığı yeniden tanımladı. Eşkıyalığın karşı kutbuna koyduğu ağalıkla da insanlık onurunu aşağılayan her nevi erki ifşa etti.


Artık sınırlar kalkmıştı. İstanbul bir anda Çukurova’yı, Torosları, ‘Doğu’ diye kerameti kendinden menkul  bir belirsizliğe genelleştirilen  koca bir coğrafyayı, Kürt halkını, o toprakların kavim halkı Ermenileri öğrenir oldu. O ki, artık toprağın sesi anlatıyordu.

Çocukluğu kesen bıçak

O ses kendini yoktan var etmişti. Yazar, nice badireler, felaketler atlatarak Kemal Sadık Göğceli’den Yaşar Kemal’i yeniden doğurdu. Daha 3,5 yaşındayken, koyun derisi yüzmekte olan babasının elinden kayan bıçağın gözüne saplanmasıyla sağ gözünü kaybetti. Bir yıl sonraysa bıçak, çocukluğunun kara miladı olarak bir kez daha sahneye çıkacaktı. Ailesinin Van’dan gelirken sahip çıktığı, evlat edindiği oğlan, babasını gözlerinin önünde bıçakladı. Kemal bir günde büyüdü, çocukluğunun kapısını ardından kapattı.

Sağlaması hayatla yapılan edebiyat


Türkmen Köyündeki tek Kürt aileydiler. Doğduğu evde Kürtçe, köyde herkes Türkçe konuşuyordu. Kemal kekemeydi. Dokuz yaşındayken biri aksanıyla dalga geçerek “Ermeniler gibi Kürtçe konuşuyorsun” deyince, daha da Kürtçe konuşmaz oldu. On ikisine kadar kekemeliği geçmedi, bir tek türkü söylerken bırakabildi kendini. O türküler ki ilerde satırlarının arasından bize seslenecekti.


Yaşar Kemal, bu denli sahici karakterler yaratmışsa bunun ardında işte bu koca hayat birikimi saklı. Irgatlık, amelebaşılık, pirinç tarlalarında su bekçiliği, traktör sürücülüğü, çeltik tarlalarında kontrolörlük, arzuhalcilik, öğretmenlik, kütüphane memurluğu yaptı. Türkiye’nin yakın tarihinde derin iz bırakan bir suikasta kurban giden Milliyet gazetesi Genel Yayın Müdürü Abdi İpekçi’nin 19 Nisan 1971 tarihli “Her Hafta Bir Sohbet” köşesinde yer alan konuşma, Yaşar Kemal’in sanatı ve hayatını nasıl bütünleştirdiğini en berrak haliyle ortaya koyuyordu: “Ben iki şeye inanırım. İki şeyin sonsuz gücüne, sonsuz yaratıcılığına, sonsuz değişimine; halk ve doğa. Sanatımı halkımla birlikte, onun büyük yaratıcılığı ile birlik olarak, onun için yaparım. Politikam da sanatımdan ayrılmaz. Halka kim zulmediyorsa, etmişse, halkı kim eziyor, ezmişse, onu kim sömürmüş, sömürüyorsa, feodalite mi, burjuvazi mi… Halkın mutluluğunun önüne kim geçiyorsa ben sanatımla ve bütün hayatımla onun karşısındayım.”

Çukurova’dan Kilikya’ya bir köy bir dünya

Halkı ve sanatı, politika ve edebiyatı bir bütün olarak algılayan Yaşar Kemal Çukurova’dan bütün insanlık tarihini içine alan koca bir kainat yarattı. Üstelik sadece Çukurova’yı değil bir zamanların Kilikya’sını da gösterdi. Canlarından ve topraklarından edilen Ermeni halkı, onun kitaplarında yokluklarının içinden var oldular. ‘İnce Memed’ dizisinden ‘Kimsecik Üçlemesi’ne kafileler halinde ölüme götürülen, kanı toprağa, ırmağa akıtılan Ermenilerden geriye kalan konakları, bağ, bahçe ve tarlaların nasıl yağma ve talan edildiğini kaydetti. Bu hak tesliminin altında tek bir cümlenin ağırlığı gizliydi: “Ben küçükken, babam bana hep Van’dan Çukurova’ya göç macerasını anlatırdı. Derdi ki: ‘Oğlum yol buyunca hep çocuk sürülerini gördük.’ Bu cümle hayatım boyunca kafamın içinde çınlayıp durdu…”

Yaşar Kemal’in babası Sadık, ‘Yağmurcuk Kuşu’ romanında İsmail Ağa olarak karşımıza çıkmadan çok önce, İskan Komisyonu Başkanı’nın huzuruna vardığı o gün yaşadıklarıyla oğlunun hafızasında yer edecekti:  Bak Kürdoğlu diyordu Başkan “Sana bir konak veriyorum ki kasabanın en güzel konağı. Sana tarlalar veriyorum ki ovanın en bereketli toprakları. Semail’in konağı, tarlaları senin…” Sadık istemedi, “Anam derdi ki: Yuvasından atılmış bir kuşun yuvası başka kuşa hayretmez” dedi. Başkan’ın yanıt inkâr edilen soykırımın o günden bu yana Türkiye’nin nasıl da en büyük çıkmazına dönüşeceğinin emaresi gibiydi: “Onlar kuş değil, Ermeni…”

Doğanın dile gelişi

Sadece insanın değil doğanın da sesidir Yaşar Kemal. Antik Yunan’ın tanrı ve tanrıçaları misali, Yaşar Kemal’in doğasında da bütün güçler dile gelir, tanrılaşır. Ağrı Dağı öfkeyle soluklanan bir devdir artık:

“Karşıdaki dağın sırtına neredeyse gün vuracaktı… Dağ soluklanır, gerinir gibiydi. Sıcacık, ışıltılı günü bekliyordu. Sarılı, kırmızılı, mor halkalı yeşile çalan mavi, aydınlık kanatlı yaban arıları; uzun bacaklı, yuvalarının önüne yığılmış karıncalar, yuvalarına büzülüp tek gözlerini açmış kartallar, bir soğukta üstüste yığılmış, bulut aklığında dağ güvercinleri, yabancı atmacalar, doğanlar, peri yuvası dedikleri yumak yumak dikene binlercesi dolmuş uğurböcekleri, dağ keçileri, korkak çakallar, uzun yalımcasına savrulan kırmızı kuyruklarıyla tilkiler, sarı gazellerin üstüne boylu boyunca uzanmış, kış uykusuna yatmış mosmor, tatlı ayılar, kayadan kayaya uçan süzgün, muradına erememiş kız gözlü, kederli geyikler, solucanlar, büyük küçük kuşlar, yer altı, yer üstü, tekmil yaratığıyla dağ, göğsünü, ağzını açmış, sırtına vuracak sıcak günü bekliyordu…”

Taşı toprağı ile bu toprakların yaşamı Yaşar Kemal’le dile geldi. Coğrafya, tarihiyle birleşti. Düşünüyorum da, coğrafyanın komşu kıldığı ülkelerin tarih boyunca birbiriyle derdinin bitmemesi, kaderin cilvesi olsa gerek.


Tarih ve coğrafya arasında sarkaç misali zorlukla salınan ülkeler, tarihin tekerrür etmemesi adına sürekli, ortak payda coğrafya ile terbiye edilir gibi. Kürt ve Türk halklarının bu coğrafyada verdiği sınav bir yanda, tarihi kilitli, sınırı kapalı Türkiye ile Ermenistan’ın komşu devlet olma gerçeği üzerinden aradığı gelecek çıkışı öte yanda…


 

Tarihin bizi kovaladığı noktalarda yeni coğrafyalara sığınıyoruz, ta ki o coğrafyalarda da tarih tekerrür edene kadar. Coğrafyanın tarihine sahip çıkan, hakikate ses veren Yaşar Kemal’e her daim ihtiyacımız var. Ona yaslanmamız bundan. Koca yüreğinden, sınırsız ruhundan feyz aldığımızdan.

Tarihin ve coğrafyanın anlatıcısına bin selam…

Kaynak: www.agos.com.tr

Please follow and like us:

Category: Deneme, Köşe Yazıları, Toplum, Yazın

Comments are closed.