SABAHATTİN ALİ / Hale KARADENİZ

| April 6, 2015

SAli-1“Başım dağ, saçlarım kardır

Deli rüzgarlarım vardır

Ovalar bana çok dardır

Benim meskenim dağlardır.”

 

Yukarıdaki bilinen dörtlük; dağları romanlarında  türküleştiren, Türk Edebiyatı’nın muhalif sanatçısı Sabahattin Ali’ye ait. Bir aydının duruşu, hayata bakış  açısı elbette dönemin sosyal ve siyasal şartlarından  bağımsız düşünülemez. Sabahattin Ali’nin kimliği, edebiyat yaşamı, düşüncelerinden ayrılmadığı gibi; ne pahasına olursun olsun hayatının sonuna kadar hep üretmiş, toplumu ilerletmek ve gerçekleri gösterebilmek için hayatını ortaya koyarak bedel ödemiştir.

 

Sabahattin Ali, 1906’da Gümülcine’de doğdu. Babası askerdi ve babasıyla beraber önce Çanakkale, sonra Izmir ve daha sonra Edremit’e gitti. 1928–1930 yılları arasında  Maarif Vekaleti’nin düzenlediği sınavı  kazanınca Almanya’ya gönderildi, orada bohem bir hayat sürdü. 1943 yılında yazdığı kitabı “Kürk Mantolu Madonna” bu yaşamdan izler taşır. Özellikle Yunan trajedilerinden ve 19. yüzyıl Rus edebiyatından izler taşıyan roman; düzenin silikleştirdiği, kimsenin umursamadığı bir insanın, Raif Efendi’nin hayatını, tutkulu ama imkansız aşk macerasını, yalnızlığını süsten uzak bir dille anlatır.

 

tanyeri_sabahattin_ali_olayi-2_tnSabahattin Ali, 1931 yılında Almanca öğretmeni olarak Aydın’a atandı ama bazı öğrencileri tarafından “yıkıcı propaganda” yaptığı gerekçesiyle ihbar edildi. 1932 yılında Cumhuriyet Halk Partisi yöneticilerini hedef alan bir şiir okumakla suçlandı, Mustafa Kemal’e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklandı. Bu dönemde verdiği savunma ise onun duruşunu apaçık ortaya koymaktadır:

 

“Ben bir kafa taşıyorum. Bu kafa yalnız karnını doyurmak, üstümü giydirmek, imkânlarını ihzar edecek bir makine, uşak değildir. Münevver adam diye ‘ekmek parasından başka şeyleri de düşünen’ adam derler. Hükümet gazeteleri ‘Avrupa medeniyeti yıkılıyor ya, Amerika’nın yarısı medeniyetin kabulüne mecburiyet hâsıl olacaktır.’ derken bir muallim bunların ne olduğunu bilmez, mukayese yapmak iktidarına malik olmazsa asıl olan ayıp budur.” (1)

 

Sabahattin Ali, yurduna döndükten ve 1930 yılında “Resimli Ay” dergisinde çalışmaya başladıktan sonra Nazım Hikmet’i tanıdı ve Almanya’da tanıştığı sosyalist fikirleri burada geliştirdi.

 

1930’lu dönemlerde yavaş yavaş Anadolu’ya açılan Türk Edebiyatı, Anadolu’yu gerçekçi bir şekilde tanımlamaya çalışır. Artık Anadolu, yazarların sadece dıştan gördüğü gibi çeşmeleri ve doğal güzellikleriyle değil, halkın yaşayış biçimiyle, üretimiyle ve savaş sonrası  sınıf farklarıyla yazılacaktır. Nazım Hikmet’in öncülüğünü yaptığı “Resimli Ay” dergisi, bu gerçekçiliğin başını çekti. Bu gerçekçiliği siyasette ise “Tan” gazetesi sürdürdü.

 

1934 yılında Sabahattin Ali, ilk şiir kitabı “Dağlar ve Rüzgâr”ı yayımladı. “Dağ” ve “Rüzgâr” imgelerini sık sık romanlarında kullanan yazar, 1935 yılında “Değirmen”, 1936 yılında “Kağnı” ve “Ses” adlı öykü kitaplarını, 1937 yılında ise “Kuyucaklı Yusuf” romanını  yayımladı.  “Kuyucaklı Yusuf” romanı Osmanlı Imparatorluğu’nun çöküşünün hızlandığı, II. Meşrutiyet’in ilan edildiği dönemi anlatır. Romandaki olaylar, 1903 yılında başlar ve 1915 yılının sonuna kadar devam eder. Bu roman aynı zamanda Türk Edebiyatı’nın dönüm noktasını oluşturur.

 

Osmanlı Imparatorluğu’nu dağılmaktan kurtarmak için bir dizi reform öneren Namık Kemal, Şinasi, Ahmet Mithat Efendi, Ziya Paşa gibi Tanzimat aydınları, edebiyatta da Batı’yı örnek almışlar ve Batının tekniğini kullanmışlardır. Zaman zaman sosyal meselelere de değinen edebiyatın amacı; dönemlerine göre “sanat sanat içindir” ya da “sanat toplum içindir” beyannameleriyle ortaya çıkmışsa da, özellikle Abdülhamit’in istibdadının sonuna kadar yani Milli Edebiyat’a kadar “ulusallık” fikri hem ideolojik olarak siyasi hayatta, hem de romanlarda oluşmamış, “Osmanlıcılık-Islamcılık-Batıcılık”  çerçevelerinde kurtuluş çareleri aranmıştır. Batı toplumu 19. yüzyılda sınıf çatışmalarına sahne olurken, Osmanlı Imparatorluğu da buna karşı “Ümmetçilik”  bayrağını   açmıştır.  Türk  romanında ise Boğaziçi’ndeki yalılar mekan olarak kullanılmış,  Fransız romantizminin de etkisiyle kadınların sosyal hayattaki yerlerine psikolojik açıdan bakılmış,  başta devlet yapısı  olmak üzere Istanbul ve çevresi de “aydınların” öncülüğünde kendini Batılı yaşama hazırlamaya çalışmıştır. Bundan dolayı; 1839 Tanzimat döneminden başlayarak 1935 dönemine kadar romanın ana sorunsalını  “Batılılaşma”  oluşturur. O dönemde Anadolu, romanda yoktur bile.

 

1919–1922 Ulusal Kurtuluş Savaşı  sürecinde ise yazarlar Anadolu’ya farklı bir gözle bakmaya başladı. Reşat Nuri Güntekin “Çalıkuşu” romanıyla öğretmen olarak “Feride”yi gönderdi ve Anadolu’nun yoksulluğunu, geri bırakılmışlığını  Feride’nin gözüyle anlattı bize. Savaştan önce Batı yanlısı olan Halide Edip Adıvar 1922 yılında yazdığı“Ateşten Gömlek” romanıyla savaştan kesitler sundu. Yakup Kadri Karaosmanoğlu ise savaş sürecindeki Istanbul’u “Sodom ve Gomore”ye benzeterek aynı adlı romanı kalem aldı, işgalci Ingiliz emperyalizmini ve Istanbul’daki işbirlikçilerini yansıttı.  Savaş sürecinde bilinçlendirilmemiş Anadolu köylüsüyle iletişim kuramayan aydın “yaban” olarak kaldı ve kendisiyle sürekli bir hesaplaşmaya girdi. 1937 yılından itibaren ikinci dönem romanının ana sorunsalını ise toplumsal gerçekçilik, sömürülen Anadolu, ezen-ezilen çatışması oluşturdu. Roman; toplumsal ve tarihsel koşullara bağlı olarak gelişti. Içerik olarak ilk Anadolu romanı olan “Kuyucaklı Yusuf”, zengin eşraf ağalarla annesi babası eşkıyalar tarafından öldürülen “Yusuf”un karşıtlığı üzerinden anlatılır fakat roman 14 Haziran 1937 yılında aile hayatı ve askerlik aleyhinde olduğu gerekçesiyle toplatılır. Bu durumun karşısında o dönem Milli Eğitim Müfettişi olan Cumhuriyet Dönemi romancılarından Reşat Nuri Güntekin şu eleştiride bulunur:

 

SAli-11‘Kuyucaklı Yusuf’ romanı memleketimiz ve edebiyatımızın yüzünü ağartacak kıymetli bir sanat eseridir. Avrupa münekkitlerinin örf ve adet romanı dedikleri nevinden bir romandır. Bu nevi eserler memleketin içtimai ve siyasi müesseselerini insanların ve muhtelif sınıf insanlarının  ahlak, adet vesairelerini inceden inceye tasvir ve tenkit eder.” (2)

 

Yazarın 1940 yılında “Içimizdeki Şeytan” adlı romanı çıktı. Alman ırkçılığının yanında Türk ırkının da yüce olduğunu söyleyen Nihal Atsız ve ekibi, toplumsal kalkınmaya  sınıfsal bakan Sabahattin Ali’ye karşı “Moskova ajanı” haberlerini yayarak sürekli tahrikte bulunuyordu. Savaşın başlarında ise Hitler’in egemenliği sürüyor, ısrarla Nazi Almanyası ile işbirliğine gitme teklifleri art arda geliyordu. O dönemde sol düşünen yazarların  sayısı azdı. Buna rağmen; Sabahattin Ali öncülüğündeki bir grup aydın, faşizme karşı mücadele edilmesi konusunda bakış açılarını net bir şekilde koymuş, yükselen işbirlikçi sınıfın  halka verdiği zararlara çıkarttığı dergilerde ve kitaplarda dikkat çekmiştir. Komünizmi tehlike olarak gören devlet ise Sabahattin Ali için ardı ardına dava açmış ve kitaplarını sürekli olarak toplattırmıştır.

 

“Içimizdeki Şeytan” adlı eseri bir sevda masalından yola çıkarak ırkçıların hayat tarzlarını ve duruşlarını eleştirdiği için o dönemde Türkçülerin tepkisiyle karşılaştı. Turancı  “Orhun” dergisi karşı saldırıya geçti ve yazarı  “yıkıcı faaliyetler”de bulunmakla suçladı. “Orhun” dergisinin başyazarı ve sahibi Nihal Atsız 1944 yılında Başbakan Şükrü Saraçoğlu’ya yazdığı ikinci açık mektubunda Sabahattin Ali’yi “vatan haini” ilan etti.

 

Ikinci Dünya Savaşı’na Türkiye girmese de, savaşın ülkeye siyasi ve ekonomik etkileri ağır oldu. Iktidarda bulunan parti ise dönemin tek partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi’dir. Bu dönemde feodalite yavaş yavaş tasfiye edilmeye çalışılmış ama sanayileşmeyle birlikte palazlanan ve savaş ekonomisinden faydalanan işbirlikçi bir sınıf türemiştir. Sınıf farklılaşmalarının belirgin olduğu bu dönemde hükümet sol muhalefete izin vermemekte ve varolan muhalefette bir avuç aydın tarafından temsil edilmektedir. 1943–1944 yılındaki tutuklamalar, Sansaryan Han’daki işkenceler ve tabutlukların kurulması Almanya etkisindeki Nazi ideolojisi ve Italya etkisindeki faşist ideolojinin Türkiye’deki sonuçlarıdır. Bu dönemde Rıfat Ilgaz’ın 1944 yılında yayımladığı “Sınıf” adlı şiir kitabı ise bir sınıfı başka bir sınıfa kışkırtmak amacıyla anayasanın 141–142. maddelerine dayanarak toplatıldı  ve Rıfat Ilgaz, Cerrahpaşa Hastanesi’nde hasta yatmaktayken, soruşturması olduğu gerekçesiyle hastaneden atıldı. Sabiha Sertel ve eşi Zekeriya Sertel’in çıkardıkları sosyalist gazete olan Tan gazetesi dışarıda emperyalist ve içeride ise işbirlikçi ve faşist politikaları eleştirerek muhalif tavırlarını sürdürdüler. Tan gazetesi Ulusal Kurtuluş Savaşı’na sahip çıkıyor fakat ülkenin sanayileşme süreciyle beraber, sınıf farklarına dikkat çekiyordu. CHP politikalarına muhalif bir tavır sürdüren gazetede bir dönem Demokrat Parti’nin kurucularından 1950–1960 döneminin Cumhurbaşkanı Celal Bayar da yazmış fakat iktidara geldikleri zaman Tan gazetesini çok ileri gittiği gerekçesiyle kapattırmıştır.

 

Dönemin edebiyat dünyasına bakıldığı  zaman Tanzimat edebiyatından beri süren ilerici-gerici tartışması  1940–1945 sürecinde farklı yorumlanmış, daha çok yazarların duruşları ideolojik çerçevede irdelenmiştir. Mehmet Akif Ersoy ve Tevfik Fikret’in Ittihat Terakki Dönemi’nde yani 1908’li yıllarda çarpışan fikirleri buna örnektir. Mehmet Akif Ersoy, Osmanlı Imparatorluğu’nun savaşçı,  gaza ruhuna inanıyor, Islami düşüncelerin üzerine kurulmuş Türk-Islam devletini savunuyordu. Tevfik Fikret ise bu görüşün tam tersine; insanların eşit olmasını, insana verilen hükümlerden kurtulmanın gerekliliğini bunun için de laiklik esasına dayanan dünya görüşünü esas alıyordu. Cumhuriyetin oluşumundan sonra ise Mehmet Akif Ersoy’u düşünsel anlamda Necip Fazıl Kısakürek ve Peyami Safa takip etti. Servet-i Fünun dergisinin kapatılmasına sebep olan Hüseyin Cahit Yalçın da, 1940’ın toplumcu-gerçekçi edebiyatına saldırıyordu. Tevfik Fikret ise toplumcu-gerçekçiler tarafından sahipleniliyor, Abdülhamit istibdadı’na  karşı yazdığı “Sis” şiiri ile anılıyordu. Tan gazetesi ise toplumcu-gerçekçi edebiyattan yana olduğu için sürekli ırkçıların hedefi haline geliyordu.

 

markopasa-ve-otekilerSabahattin Ali, Aziz Nesin ve Rıfat Ilgaz ile birlikte 1945 yılında “Markopaşa” dergisini çıkarıyordu ve dergi Tan matbaasında basılıyordu. O dönemde Türkiye Sosyalist Fırkası’na üye olan bu yazarlar, başta hükümetin politikalarını eleştiriyorlar, ne istediklerini açıkça ortaya koyuyorlardı. 4 Aralık 1946 günü TBMM’de sıkıyönetimin uzatılmasıyla ilgili görüşmelerde Cemil Sait Barlas bir konuşma  yapmış ve Markopaşa’yı “kökü dışarıda” ve “yabancı ideoloji” nitelemeleriyle suçlamıştır. Sabahattin Ali ise “Ayıp”  başlıklı başyazısıyla aynı zamanda yabancı sermaye girişini çok sert bir dille eleştirir:

 

“Hâlbuki ben bu milletvekilinin kökü dışarıda olduğuna sahiden inanacak olsam, elini sıkmak değil, suratına tükürürdüm. Bin bir hileli yoldan bağrımıza sokulup bizi tekrar yarı müstemlekeliğe sürüklemek isteyen sömürücü yabancı sermayeye karşı uyanık bulunmayı istediğimiz için mi kökümüz dışarıda? Yoksa şu veya bu yabancı devletin, kendi parlamento ve gazetelerinde bile şiddetle tenkit edilen yanlış siyasetini bazı başyazarlarımız gibi dalkavukça övmediğimiz için mi kökümüz dışarıda? Siyasi ihtiraslar bir insanı, başkalarının kutsal saydıklarına dil uzatacak kadar mı ileri götürmeli? Ayıp değil mi?”

 

“Topunuzun Köküne Kibrit Suyu” başlıklı imzasız  yazıdan  (bu yazıyı  Aziz Nesin yazar) Cemil Barlas’a hakaretten dört ay; “Biliyor musunuz?” başlıklı yazıdan  Falih Rıfkı Atay’a hakaretten üç aya mahkûm olur.

 

“…Yabancı sermayeye kapıları ardına kadar açarak kul köle oldunuz. Fikre ve ilme gümrük duvarları çektiniz. Bu marifetiniz yetişmiyormuş gibi şimdi de bir kök tutturmuşsunuz: kökü dışarıda, kökü içerde, kökü havada ve sizin gibi kökü suda. Çok muzip adamsın vesselam. Nereden de bulursun bu acayiplikleri? Neden bizim kökümüz dışarıda? Biz hürriyetin yüzüne çul mu örttük? Cüzdanlarımızda yabancı bankaların defterleri mi var? Neden bizim kökümüz dışarıda? Tapuları  karılarımızın üzerine yapılmış apartmanlarımız  mı var?

 

Biz misalini dahi gördüğümüz ve her gün kulağımıza bir haberi uçurulan dayak, yağma, talan, ölüm, zindan ve sürgün pahasına da olsa milletin menfaatine olan hakikatleri söyleyeceğiz. Bunun için mi kökümüz dışarıda? Ellerim rahattır Cemil Barlas.

 

Bir şeycikler demem vatan, millet, namus gibi mukaddes kelimelerin, manalarıyla değil, yalnız lafızlarıyla milleti en hassas yerinden avlamak arzusu ile keselerine ve menfaatlerine köle yapmak isteyen ve bize kökü dışarıda diyenlerin kökleri kurusun, topunuzun köküne kibrit suyu!

Ellerim bahtiyardır

Ellerim ve sen Cemil Barlas!”

 

Bu yazıdan sonra yani daha ikinci sayıdan sonra “Markopaşacılar” hemen hedef haline getirilmiş ve Tan matbaası basılarak yakılıp yıkılmıştır. Markopaşa’nın ise dördüncü sayısı matbaada bastırılamamıştır. Aziz Nesin bu durumu şöyle açıklar:

 

“Gazeteyi Tan matbaasında bastırıyorduk. Dördüncü sayı baskı makinesine verildi, ancak makineden çıkarlar, basmadılar. Tan matbaasının bilinen biçimde yıktırılmasından sonra, Halil Lütfi’nin haklı olarak gözü korkmuştu. Bu korkusunun bir nedeni de gazetelerde  Markopaşa’ya  yapılan hücumlardı. Hüseyin Cahit, başyazısında ilk hücum işaretini vermişti.

 

Arkadan öbürleri saldırmaya başladı.  Bütün basımevlerini dolaştım,  hemen çoğu işsiz olmasına karşın,  Markopaşa’yı basmak istemiyorlardı. Afişlerimiz yırttırılmıştı. Birçok kentte aleyhimize mitingler yaptırılıyor, resimleri gazetelere konuyordu. Sonradan öğrendik ki, polis basımevlerine gazetemizin basılamaması için tembihte bulunmuş.”

 

Tan matbaasının  basılmasından  sonra Markopaşa da polis tarafından  basılır, Aziz Nesin ve Sabahattin Ali gözaltına alınır.

 

Bu yazıları yazan Markopaşacılar 1940 yıllarında da “vatan haini”ydiler. Ama maalesef gelinen nokta o ki; hangi hükümet olursa olsun sistem, işbirlikçilerin sistemi olduğu için tarih; Sabahattin Ali’leri haklı çıkardı. Onlar 1940’lı yıllarda bunları söylediklerinde defalarca tutuklanmış ve son nefeslerine kadar memleketlerini bırakıp gitmeyi bile düşünmemişlerdir. Bu tarihten

33 yıl sonra 2 Temmuz 1993’te ise yine bu topraklarda Sivas Katliamı  yaşanmış, faşizm 35 aydını otele kapatarak yakmıştı. Suçlu ise hazırdı. Yine Markopaşa kadrosu! Aziz Nesin fikirleriyle

35 aydını  “tahrik ederek” “olayların başlamasına sebebiyet vermişti.” Ama Rıfat Ilgaz; Sivas katliamından sonra böyle bir vahşeti kaldıramayarak 7 Temmuz 1993’te yaşamını yitirecekti.

1 Aralık 1945 tarihinde Sabahattin Ali, Cami Baykurt ile beraber “Yeni Dünya” gazetesini de çıkardı ve 14 Aralık 1945 tarihinde Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e açık mektup yazarak politik görüşlerini açıkladı. Milletini çok sevdiğini, yollarda şoförlerle, hanlarda köylü kadınlarla, kasabalarda ve şehirlerde işçilerle, Köy Enstitülü çocuklarla haşır neşir oldukça kafasında ümitler belirdiğini, onlara hizmet etmek istediğini söyler fakat insanların kültür ve sosyal seviyelerinin bulundukları dünya ile kıyaslanamayacak kadar geri olduğunu söyledi. Bizim gibi tahsil seviyesi düşük medeniyetin ancak sosyalizmle ileri gidebileceğini savundu. Ve kendi amaçlarının sosyalist cemiyete geçiş için şartların hazırlanmasına hizmet edebilmek olduğun vurguladı ve kendi görüşleri hakkında özeleştiride bulunduğunu, karşı tarafın mücadelesine bakınca haklı olmadığı sonucuna vardığını anlattı. (3)

 

Sabahattin Ali’nin sosyalist olmasında toplumcu-gerçekçi eserler yazmasında ve bunun için hayatını ortaya koymasının temel nedenleri neler olabilirdi?

 

1940 kuşağı şairleri ve yazarları özellikle; Rıfat Ilgaz, Nazım Hikmet, Vala Nurettin ve Sabahattin Ali; Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı  görmüş, yaşamış  ve Anadolu’ya öğretmen olarak giderek halkın yaşamına bizzat tanıklık etmişlerdir. Sosyalist düşüncelerinin temelinde bu bakış  açısı yatar. Diğer bir neden ise; 1940–1945 tarihleri dünyada Ikinci Dünya Savaşı’nın yaşandığı bir dönemdir, faşizm halklara acımasızca saldırmaktadır ve ırk üstünlüğü ön plana çıkmıştır.

 

Özellikle Ispanya’da, Italya’da, Fransa’da ve Sovyetler Birliği’nde faşizme karşı  halklar mücadele vererek sınıfsal mücadelelerini güçlendirmektedir. Aynı dönemde emperyalizme karşı Ulusal Kurtuluş Savaşları verilmektedir. Türkiye’de ise 1940 kuşağı  halkı sosyalizme hazırlamak için gerekli şartları oluşturmak ve gerici odak noktalarına karşı halkın seviyesini yükseltmek görevini üstlenmişlerdir. 1946 yılında  çıkan Markopaşa dergisi bu amacı taşır.  Bu dergi politik mizah niteliğinde olsa da o dönem iktidar çevresini ve buna bağlı olarak emperyalistleri ve ırkçıları çok fazla rahatsız etmiştir. Başyazısını Sabahattin Ali’nin yazdığı dergi birçok kere saldırıya uğramış, kapatılmış ama başka isimlerle çıkmıştır. Markopaşa, Merhum Paşa, Alibaba, Yedi-Sekiz Paşa dergileri; taklitleri çıksa da, aralarına ajanlar yollansa da duruşundan asla ödün vermez. Dergi ilk çıkışından itibaren yabancı sermayenin ülkeye girişine dikkat çekmiş ve uyarılarda bulunmuştur. Amerikan emperyalizminin

1946 yılında Marshall Yardımı bahanesiyle Türkiye’ye girmesiyle ilgili olarak 19 Mayıs 1947 tarihli yazısında Sabahattin Ali şunları yazar:

 

“Amerikan yardımı hakkında şimdiye kadar duyduklarınızdan ve okuduklarınızdan bir şey anlayabildiniz  mi? Ben kendi hesabıma işin içinden hala çıkmadım. Bu yardımın yüz milyon mu, yüz elli milyon mu, askeri mi, iktisadi mi, karşılıklı mı, karşılıksız mı, borç mu, hediye mi velhasıl memleket için iyi mi, yoksa fena mı, olduğunu kime sorsam kesin bir cevap veremedi.

 

Çünkü yasaktır. Ama öyle resmi yasaklardan değil. Şu nereden geldiğini bile bilemediğimiz hürriyet ve demokrasi maskesi altında elimizi kolumuzu bağlayan, dilimiz kurutan yasaklardandır. Amerikan yardımının asaleti hakkında şüpheye mi düşüyorsunuz? Vatan hainisiniz.”(4)

“Milleti Aldatmasınlar” yazısında ise şu düşüncelere değinir:

“Hasan Saka hükümeti, güya hayatı ucuzlatacak tedbirler alıyormuş. Ilk tedbir Amerika’dan ucuzlatma mütehassısı getirmek olacakmış. O tedbiri alacaklar biliyoruz. En alamot tedbir odur zaten. Bugün Türk piyasasına Amerikan malları hâkimdir. Dışardan gelen malların yüzde yetmişi bu mallardır. Yunanistan’a, Ingiltere’ye, daha başka yerlere gıda maddeleri gönderiyoruz. Bu maddeler istihsal fazlamız değildir. Bizim yiyeceğimizden kesilerek, midemizden çekip çıkarılarak ihraç ediliyor. Hasan Saka hükümetinin Amerika karşısında eli kolu bağlıdır ve bu hükümet hayatı ucuzlatmak gibi müstakil ve milli bir iktisadi politika takip etmek imkânına malik değildir. Anlaşılan Hasan Saka hükümeti, yine Halk Partisi hükümetlerinin o meşhur yalan vaatleriyle işe başlıyor. Milleti aldatmaktan artık vazgeçsinler.”

 

Sabahattin Ali birçok kez tutuklandı, tehdit edildi ama düşüncelerini sonuna kadar söylemekten vazgeçmedi.

1948 yılında  yayımladığı  “Sırça Köşk” adlı öykü kitabından sonra baskılara daha fazla dayanamadı, Bu arada Rıfat Ilgaz’ın  “Yaşadıkça”  adlı şiir kitabı, Aziz Nesin’in “Nereye Gidiyoruz” başlıklı yazıları, Bakanlar Kurulu kararı ile toplatıldı. Sabahattin Ali 1947 yılından sonra tahliye edildi; fakat ortalıktan kayboldu. Parasal sıkıntısı artmış  ve gazeteyi devrederek borçlarını ödemişti. Kızı, babasının  bu dönemine ilişkin şunları anlatır:

 

“… Babamın durumu ciddiyetini korumakta. Kapana kısılmıştır  artık. Gazeteyi çıkarması mümkün değil, hakkında kesinleşmiş ya da kesinleşecek mahkûmiyet kararları var. Kısaca işsiz, özgürlüğü her an elinden alınacak gibi, eli ayağı bağlanmak üzere. Son çare yurtdışına gitmek. Ancak pasaport alması olanaksız. O halde tek bir çıkar yol kalıyor, o da kaçmak…”

 

Sabahattin Ali, Bulgaristan’a gitmek isterken sınırda öldürüldü. Tam olarak, nerede, kim ve kimler tarafından öldürüldüğü ise belli olmadı yalnız cesedi bulunduğunda tanınmayacak halde idi. Ali Ertekin adlı şahıs  çok milliyetçi olduğu için Sabahattin Ali’yi öldürdüğünü itiraf etti fakat gerçek bugüne kadar tam olarak aydınlatılamadı. Katil Ali Ertekin ise akıl hastası olduğu gerekçesiyle dört yıl  cezaya çarptırıldı  ve Demokrat Parti’nin çıkardığı afla serbest bırakıldı ve bir zamanlar MAH’ta çalışmış olduğu tespit edildi.

 

Ikinci Dünya Savaşı’nın sona erdiği günlerde iktidarın baskılarını çok fazla arttırdığı ve buna karşı olarak muhalefetin  bu  aydınlar tarafından yapıldığını görüyoruz. Mehmet Kemal’in deyişiyle “Acılı Kuşak” o dönem için tam olarak görevini yapmıştır. Sabahattin Ali ise Amerikan emperyalizmine karşı “Tam Bağımsız Türkiye” için verilen savaşta bedel ödeyen “ilk faili meçhul yazar” olarak hem tarihimizde hem de edebiyatımızda bugünlere miras bıraktığı onuruyla ve duruşuyla yerini almıştır.

 

KAYNAKÇA

1-Nükhet  Esen,  Nezihe  Seyhan  “Sabahattin  Ali Mahkemelerde”, Yapı Kredi Yayınları

2-Mehmet  Saydur,  “Markopaşa  Gerçeği”  Çınar Yayınları.

Hale KARADENIZ in yazısı http://www.grupyorum.net/tavir sitesinden alınmıştır.

 

Please follow and like us:

Category: Etkinlik, Kitap, Köşe Yazıları, Roman, Şiir, Toplum, Yazın

Comments are closed.