Prof. İbrahim Kaboğlu: Anayasal darbe sürecindeyiz / CAN BURSALI

| February 26, 2015 | 0 Comments

canbursaliAnayasa hukukçu Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu, sokağa sıkıyönetim getireceği eleştirilerinin hedefindeki ‘İç Güvenlik Paketi’nin Anayasa’ya aykırı olduğunu vurgularken, yeni yapılacak bir Anayasa’nın bugün kullanılandan da geriye düşeceği tehlikesine dikkat çekti.

Yeni Anayasa tartışmalarının başlayacağı süreçte ‘Siz darbe anayasasına mı sahip çıkıyorsunuz‘ gibi bir söylemin ön plana çıkabileceğine dikkat çeken Kaboğlu’na göre yapılmak istenen‘anayasal darbe.’

Başkanlık sisteminin tehlikelerine değinen Prof. Kaboğlu, kamuoyunda çokça kullanılan Amerikan modeli, Fransız modeli ve‘Türk usulü başkanlık sistemi’ modellerinin hiçbir geçerliğinin bulunmadığını da belirterek “Amaç, kişiye özgü bir model yaratmak” dedi.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan hakkında çokça kullanılan ‘Kenan Evren ve Padişah’ benzetmelerine de karşı çıktığını dile getiren Kaboğlu, “Kenan Evren ‘Geçiciyim’ dedi ve gitti. İttihat ve Terakki’nin de Abdülhamit’e neler yaptığını herkes biliyor” diye konuştu.

Molotof tuzağı

kaboglu

 

‘İç Güvenlik Paketi’ kamuoyunda çokça tartışılıyor. Muhalefet milletvekilleri de geçen hafta Meclis’te yasaya karşı direniş gösterdi. Tasarının hükümet tarafından demokratikleşme yolunda önemli bir adım olarak sunulmasını nasıl yorumluyorsunuz ?

Molotof kokteyli, hükümet tarafından kullanılan başlıca gerekçe. Yasaya karşı çıkanlara, Cumhurbaşkanı-Başbakan-AKP üçlüsünün başlıca yanıtı ve savunması, “Molotof kokteyline karşı değil misiniz? Neden Molotof kokteyli savunuyorsunuz?” şeklinde…

Oysa, Molotof kokteyli, yasanın en görünen yanı. Adı geçen üçlü, yasanın içeriğini savunamadığı için molotof kokteyli sopasını kullanıyor. Bu nedenle, bu savunmaya, şu karşılık verilebilir:“Çıkarın yasadan diğer hükümleri, destekleyelim molotof kokteyle ilişkin düzenlemeyi.”

Üç parti muhalefet partisinin de  karşı çıkması,  AKP çoğunluğunca kabul edilecek yasanın vahametini göstermeye yeter. Aslında muhalefet partilerinin ortak karşı çıkış tavrı ötesinde, karşı çıkan çevrelerin yelpazesi oldukça geniş… Destek verenler, daha çok yandaş basın ve seçimler öncesinde iktidardan beklentisi olanlar.

‘Demokratikleşme yolunda önemli adım’ sözü de, seçim kampanyaları sırasında ‘demokratik muhalefeti bastırmak’ diye anlaşılabilir. Sürekli kullanılan, ‘Sokak değil, sandık’ sloganı da bu görüşü teyit eder.

Anayasa’ya aykırı

Özellikle Avrupa Birliği uyum sürecinde reformlara imza attığı söylenen AKP hükümetinin, 90’lardaki uygulamalara dönmek ister görünmesi ve kazanılmış birçok hakkın geri alınmaya çalışılması Anayasa’ya aykırı değil mi?

Anayasa’ya  çifte aykırılıktan söz edilebilir. Şöyle ki: Metinde yer alan birçok yasak ve bunların ihlali halinde uygulanacak yaptırımlar bakımından,  hak ve özgürlüklerin güvence ölçütlerini öngören Anayasa’nın 13.maddesine aykırı. Bu  ölçütler, hakkın özü, ölçülülük ilkesi ve demokratik toplumdur. Hak ve özgürlük sınırlama ve yasaklamaları, bu amaçla kolluk güçlerine ve mülki idare amirlerine tanınan ölçüsüz ve keyfi kullanıma açık yetkiler, Anayasa’nın ilgili maddelerine aykırı.

Yasanın Meclis’ten geçse bile iptal edilmesi için akademisyenler olarak ilgili kurumlara çağrı yapacak mısınız ?

O yönde bir çağrıyı bugün iki düzlemde yapma gereği var.

Muhalif siyasal partiler Anayasa Mahkemesi’ne başvuru hazırlıklarını şimdiden ve ciddi biçimde yapmalı; hatta ortak başvuru esnekliğini gösterebilmeli…

Biz de, öğretim üyeleri olarak, hem bireysel çalışmalarımızla, hem de (Anayasa Hukuku Araştırmaları Derneği ve Ceza Hukuku Derneği gibi) mensup olduğumuz dernekler yoluyla kolektif etkinliklerle, Anayasa’ya ve Türkiye’nin taraf olduğu insan haklarına  ilişkin uluslararası belgelere aykırılığını ortaya koymak suretiyle Anayasa Mahkemesi’nin kapsamlı bir iptal kararı vermesi ereğinde katkılar ortaya koymalıyız.

Sıkıyönetimden daha ağır etkiler yaratabilir

 

 

Bu yasanın geçmesi ve itirazların sonuçsuz kalması halinde bitmeyecek bir sıkıyönetim dönemine girileceği çeşitli çevrelerce ifade ediliyor. Neler bekliyor Türkiye’yi bu tasarının tamamen kanunlaşması halinde?

Bence, sıkıyönetimden daha ağır etkiler yaratabilir. Çünkü sıkıyönetim, anayasal bir düzenleme olup mekan ve süre bakımından sınırlıdır. Sıkıyönetim, bunu gerekli kılan olayların cereyan ettiği bölgede belli bir süre kaydıyla ilan edilir. Ne var ki ‘İç Güvenlik Paketi’, Türkiye bütününde ve bütün zamanlarda, üstelik olağan  dönemde uygulanacak…

Kişiye özel model

‘İç Güvenlik Paketi’nin yanısıra 7 Haziran seçimlerinin ardından yoğun şekilde tartışılacağı öngürülen yeni Anayasa ve başkanlık sistemi konuları da var…

Ben başkanlık sistemi tartışmasına kendimi sokmak istemiyorum.

Nedeni şu: Türkiye’de siyasal rejim var. Türkiye’nin siyasal rejimi Osmanlı’dan Cumhuriyet’e, Cumhuriyet’ten demokrasiye, darbelerden 2010’lara kadar Türkiye’nin siyasal bir rejim deneyimi var. Bu siyasal rejim deneyimi devam ediyorken ‘Siyasal rejimimizi değiştirelim‘ biçiminde bir dalga ortaya çıkıyor. Böyle bir devlette ‘Haydi biz siyasal rejimimizi değiştiriyoruz’biçimindeki bir eğilimin ortaya çıkması pek görülür bir şey değil.

O bakımdan böyle bir şeyin ortaya çıkması ancak şu şekilde tartışılabilirdi: 70’li yıllarda olduğu gibi rejim devamlılığında bir aksama olursa o zaman sorulabilirdi. O zaman bir ilke tartışması yapılırdı. Böyle bir tartışma açalım denseydi o zaman biz de ülkenin ilgilileri, siyasileri, uzmanlarıyla ‘Acaba siyasal rejimin işler hale getirilmesi için ne yapmak gerekir’ diye konuşurduk. Fakat burada bir ilke tartışması yapılmadı.

İki önemli eşik var süreçte: Birinci eşik 2007 eşiği. 2007 eşiğinde Anayasa maddelerine göre cumhurbaşkanının seçilmesi parlamentodan alındı ve halka verildi. Bu yetki halka verilirken parlamentonun cumhurbaşkanı seçiminde yaşadığı sıkıntılar gerekçe gösterildi.

Bu düzenleme Abdullah Gül için yapıldı fakat seçimler yenilendi.  Meclis toplandı ve cumhurbaşkanını seçti.

Cumhurbaşkanını halka seçtirmeye gerek yok . Çünkü büyük harcamaların yapıldığı bir süreç. Türkiye seçime o kadar para harcayacak kadar zengin bir ülke değil. Daha sonra dendi ki, “Madem cumhurbaşkanını halk seçecek o zaman gelin rejimi de değiştirelim.”

AKP krizi fırsata çevirdi yani…

Evet, öyle oldu. Hiçbir şey  tartışılmadan AKP, 2011’de kurulan Meclis Anayasa Uzlaşma Komisyonu’na 2012 Kasım ayında bir tür siyasal rejim paketi  sundu. O pakette cumhurbaşkanı seçimine, yetkilerine ve parlamentoyla ilişkilerine  nasıl olacak sorularına yanıt veren tamamen kişiye özgü bir düzenleme yapıldı.

Pakette üç kavram kullanılıyor: 1) Amerikan Modeli–Başkanlık Modeli, 2) Fransa–Yarı Başkanlık Modeli, 3) Türk Usulü Başkanlık Modeli…

Ben  üçüne de karşı çıkıyorum çünkü bu getirilen paket, saydıklarımızdan farklı. Bu sadece bir kişi için öngörülen bir yönetim modeli.

Denetleme mekanizmaları tamamen devre dışı mı bırakılacak?

Tabii ki denetleme olmayacak, şu anda bir kişinin ülkeyi rahat bir şekilde tek başına nasıl yönetebileceğine kafa yoruluyor. Ben bu modeli tartışmayı etik bulmuyorum, zira bu bir model değildir. Buna Türk modeli demek bütün Türkiye’ye hakaret anlamına gelir.

Böyle hukuk devleti olur mu?

aksaray asker

 

 

Cumhurbaşkanı geçen günlerde Birleşik Krallık’ta asıl yetkinin Kraliçe Elizabeth’e ait olduğunu vurgulayan açıklamalar yaptı. Erdoğan sizce bu tip açıklamalarıyla neyi hedefliyor?

Başkanlık sistemi hakkında yoğun bir bilgi kirliliği var. Bilgi kirliliğinin yaratıcısı bizzat kendisi.

Demokratikleşme adına, hak ve özgürlükler anlamında ne yapmak istediniz de önünüze bir engel çıktı diye sormak gerek? Prensip tartışması yapılsaydı bu soru derinliğine tartışılabilirdi. Bunu tartışmak yerine, “Bakın Kraliçe’de Birleşik Krallığı yönetiyor o zaman ben de aynısını isterim” gibi bir tavır açığa çıkıyor.

Bir saray inşa ediliyor, deniyor ki bu sarayı inşa ettiren başbakan ve başbakanlık binası olacak. Ama o kişi beş altı ay sonra cumhurbaşkanı seçiliyor ve saray Cumhurbaşkanlığı Sarayı oluyor.

Yargı kararlarına rağmen yapıldı zaten saray…

Kaçak olmasına değinmiyorum bile. Hakikaten bir kişinin iradesi mi yaptırıyor bunu? Bütün bunlar hep el yordamıyla, o kişinin sıfatının ne olacağına göre şekillendi. Cumhurbaşkanlığının düştüğünü varsayalım. O zaman da kendi konutum mu diyecek? Örneğin 10 yıl sonra, 20 yıl sonra arşivlere girip ne için yapıldı bu, nerde planı projesi sorularına cevap var mı? Versay Sarayı’na girin, Dolmabahçe’ye girin. Muhtemelen tezler yazılmıştır. Peki bu saray hakkında kim ne kadar bilgiye sahip? Böyle hukuk devleti olur mu?

Sarayda yapılan resepsiyonlar, meşruiyet krizini çözmek için yapılıyor olabilir mi?

Elbette. Meşruiyet krizini de çözmek için verilen davetlerin yol paralarını kim ödüyor bilmiyoruz. 7 Haziran’dan sonra Saray’ı doldurmak gibi bir hedef var. Onun için de ne yapmak lazım, bakanlıkları lağvedip başkanlık sistemine geçmek lazım. Önce yapım tarzı, sonra kullanım tarzı ve sonra neyin hedeflendiği bunlar belli oluyor. Hatta çağırdıklarına da 400 milletvekili gibi hedefler sunuyor.

Anayasa’ya saygı yoksa buna darbe denir

kaboglu 2

Anayasa’ya aykırı değil mi bu tip söylemler?

Anayasa’ya açıkça aykırı. Kırıkkale’de konuşma yapıp oy istemesi de Anayasa’ya aykırı… Partiden konuşması, partilileri ağırlaması, siyasi rejimi değiştirmesi açıkça Anayasa’ya aykırı.

Anayasa’ya aykırı dediğiniz bu tip eylemlerin bir yaptırımı var mı?

İşin düğüm noktası burası. Anayasa’ya göre cumhurbaşkanı sorumsuzdur. Sorumlu olan hükümettir. Vatana ihanet gibi bir suçlamayla ancak sorumlu tutulabilir. Vatana ihanet nedir? İşte oradaki klasik ceza hukuku tanımından artık çıkmamız gerekiyor. Örneğin bütün ülkeyi ikide bir başkalarına peşkeş çeken kişi  vatana hizmet mi etmiş oluyor? Ya da Anayasa’yı sürekli ihlal eden bir cumhurbaşkanı vatana hizmet mi etmiş oluyor? Yani bu zannediyorum önümüzdeki dönemde tartışacağımız kavramlardan biri.

Böyle bir tartışmayı başlatmak büyük bedelleri göze almak demek değil mi sizce?

Bedeli olan bir şey kuşkusuz.  Örneğin, ‘Hırsız, katil’ biçiminde bir kampanya yerine ‘Anayasa’yı ihlal eden başkan, Anayasa’ya aykırı eylem ve işlemlerde bulunan bir cumhurbaşkanı istemiyoruz’ demek çok daha meşru. Seçilmiş cumhurbaşkanı deniyor… Seçimle gelmiş olması Anayasa’yı her gün delip deşme etme yetkisini verir mi? Yemininde Anayasa’ya bağlı kalacağını, bağlı kalmanın ötesinde Anayasa’nın bütünlüklü bir biçimde uygulanmasını gözeteceğini söyledi.

Ayrıca yeni bir düzen kurulacak deniyor. Yeni düzen Anayasa’ya saygı çerçevesinde oluşturulur. Aksi halde buna ne denir, darbe denir. Ne yaptı Kenan Evren? “Ben bu anayasayı askıya alıyorum, yeni anayasa, yeni başlangıç” dedi. Bu darbeydi. Anayasa’yı uygulamıyorum diyen yönetimin yaptığına da siyaset bilimi dilinde ‘anayasal darbe’ deniyor. Kenan Evren’in yaptığı silahlı kuvvetler yoluyla darbe. Anayasa’yı uygulamayan yöneticilerin yaptığı da anayasal darbedir.

Garantisi ne?

Ülkenin yıllardır Kanun Hükmünde Kararnameler’le yönetiliyor olması da yeni bir başlangıçın göstergesi değil miydi?

Bir göstergedir tabii. Ama orda denilebilir ki işte Anayasa Mahkemesi var icabında denge denetim mekanizması olarak orada duruyor. Denetleyebiliyor,  ikna edebiliyor. Ama haklısınız ilke olarak, esasen bütün yetkileri fiilen ona getiriyor. Zaten Saray ekseninde şöyle bir gerekçe olacak, diyecek ki, ‘Bütün alt yapıyı hazırladım , KHK’larla, yetkiler kaydırıldı bana, sarayı da yaptırdım… E şimdi ne kaldı? Sarayın içinin doldurulması, dekore edilmesi ve buna uygun bir hukuki düzenlemenin yapılması kaldı.’

Meşru olarak şu soruyu sorma hakkımız var: Yeni rejime  giden yolda Anayasa’ya saygı duymadıysan  sonra yetkilerinin daha fazla olacağı bir anayasaya saygı duymanın garantisi ne? Bunlar bana göre üzerinde tartışılması gereken çok temel kavramlar.

AKP’nin 400 milletvekiliyle seçimi kazanıp yeni anayasaya ihtiyaç duymadan rejim değiştirme yönünde bir adım atması mümkün mü?

Olmaz mı teknik açıdan olabilir tabii.  Ama bu ne kadar meşru olur bunu ayrıca tartışmak lazım. Düşünün Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün yapısını, bütün kurumlarını tamamen değiştirecek. Böyle bir değişiklik, bir ülke yıkılıp yerine yenisi kurulduğunda olabilir. Atatürk böyle yapmıştı. Yeni bir devletin inşaası söz konusuydu. Açıklaması mümkündü. Ama bugünün Türkiye’sinde böyle bir şey yok. Şu anda bir kişinin kendi projeleri var yalnızca.

Toplum değil teba

Referandumda ‘Evet’ diyenler demokrasiyi, ‘Hayır’ diyenler ise anti demokratik uygulamaların devamını onayladı gibi bir algı yaratıldı. Yeni anayasa sürecinde de aynı yöntemle başkanlık sistemi ve anayasaya karşı çıkanlara yönelik, ‘Siz darbe anayasasının devamını istiyorsunuz, biz ise ülkenin demokratikleşme yolunda adım atıyor’ biçiminde bir söylemin geliştirilmesi, 12 Eylül referandumundan daha demokratik bir ülke çıkmadığının referansıyla, bir tuzak olarak nitelendirilebilir mi? Böyle bir yönteme karşı nasıl bir cevap verilmeli?

O dönemde yalnızca referandum için bile büyük bir bilgi kirliliği yaratılmıştı. Şimdi ise seçimlerle, yeni anayasa ve yeni rejim inşaası da oylanmak isteniyor. Haliyle konu çok daha geniş.

Sizin de bahsettiğiniz bu tuzağa düşmemek gerekiyor. Yeni anayasaya evet ama yeni anayasa da temel hak ve özgürlükler düzeni ve güvenceleri ne olacak? Yeni anayasayla acaba biz tek kişinin alabildiğine yetkili olduğu bir siyasal rejim mi öngörmeliyiz yoksa yetkilerin paylaşıldığı ve yukarıdan aşağıya doğru ülke genelinde genişleyen heyetler çerçevesinde yetki paylaşımının, katılımın elden geldiğince sağlandığı bir demokratik rejimden mi söz ediyoruz?   Yani parlamenterizmin, parlamentoculuğun doğrudan demokrasi düzenekleriyle takviye edildiği bir siyasal rejim mi?

Erkler arası ilişkilerin yasama, yürütme, yargının birbirinden ayrıldığı, yargının bağımsız olduğu ve parlamentonun demokratikleştirildiği bir siyasal rejim mi istiyoruz yoksa bütün yetkilerin tek kişiye yönlendirildiği bir otoriter rejim mi istiyoruz?

Neyi savunduğumuzu açıkça ortaya koyabilmeliyiz. Hak ve özgürlükler rejimi 1982 Anayasası’nda 1987’den 2010’a kadar yapılan değişiklikler sonucu  sağlanan kazanımların ilerisine mi gidecek gerisine mi düşecek? Gerisine düşecekse hayır! Hayır! Gerek yok. Dokunmaya gerek yok. Çünkü kazanılmış haklarda geriye gidilemez. Bu Anayasa’da öyle önemli değişiklikler yapıldı ki bir 13. Madde örneğin, sadece o madde bu Anayasa(‘nın metamorfozundan söz etmemiz için yeterli. Ölçülülük yani. Kanun çıkarırken ölçülü davranacaksın, uygularken ölçülü davranacaksın. Çok önemli bunlar. Demek ki hak ve özgürlükler rejiminde bunun bu kazanımların gerisine düşmeyeceğin gibi daha ileri bir şey koyacaksan.

İç Güvenlik Paketi bir hayli geriye düşüyor o zaman…

Güvenceli bir özgürlük sistemi, elden geldiğince demokratik bir siyasal rejim, anayasal denge ve denetim düzenekleri. Bu üçü çok önemli.  Avrupa devletlerinde kalkıp bir başbakan, cumhurbaşkanı‘Merkez Bankası’nı tanımam, RTÜK’ü dağıtırım, Anayasa Mahkemesini bilmem ne yaparım’ demeyi aklına bile getirmez. Gelse bile herhalde kimse söylemeye bile cesaret edemezdi.

Evet adam başbakandır ama birçok kişiyle görüşür, birçok kurumla… Onlarla anlaşarak, uzlaşarak, müzakere ederek karar vermek durumundadır. İşte bununla söylemek istediğim telaffuz etmek istediğim sözcük fren ve denge mekanizmaları.

Çağdaş anayasa demek bir hukuk devletinde denge ve denetim mekanizmalarıyla örülü bir metin demektir. Bu metin, denge ve denetim sadece yasama yürütme yargı arasında değil aynı zamanda merkez ve çevre arasındadır. Ne kadar ademi merkeziyetçi olacak? Bu demektir. En son kertede anayasa bir toplumsal sözleşme olduğuna göre devlet-toplum ilişkisinde toplumun payı ne olacak? Toplumun devlet karşısında konumu ne olacak? Bu sorulara toplum önde olacak, hak ve özgürlükler temel olacak yanıtı veren bir anayasa yapacaklarsa eğer anayasaya evet dememiz gerekiyor

Ama bu pakete göre ‘Toplum öne çıkmayacak aksine, tebaa olacak’ tartışması çıkabilir…

Güvenlik paketi toplumun elden geldiğince en aza indirgendiği ve devletin en çoklaştığı bir paketi yansıtıyor. Bu açıdan eğer yeni anayasa bu tür paketlere meşru zemin hazırlayıcı bir anayasa olacaksa hayır! Aman olmasın!

Bir anayasa tuzağı var. Sivil anayasa denecek, demokratik anayasa denecek, bazıları yerli anayasa kavramını kullanacak, yerli anayasa diye bir kavram yok zaten. Ama propoganda aracı olarak kullanılıyor. Şu şeyi getirecekler bizim karşımıza: ‘Peki sizi darbeciler sizi, sen darbe anayasasına mı taraftarsın, bak işte bunlar böyledir bunlar kendilerini solcu olarak lanse eder ama darbecidirler’ işte bu tür ithamlardan korkmamak gerekiyor.

Çok ciddi bir çapraz baskı, çelişki altında olacağız. Çünkü propoganda araçları devletin elinde çok güçlü ama korkmamak gerekiyor, toplumda yüzleşmek için. ‘Evet ben istemiyorum bu Anayasa’yı, ama bana dayatacağın anayasadansa bunun yürürlükte kalmasını istiyorum’ deme noktasına dilerim gelmeyiz ama bunu da söyleyebilmeliyiz daha kötüsünün önüne geçmek için.

12 Eylül Referandumu sürecinde ‘Yetmez ama evet’ diyen grupların, toplumun ikna edilmesi için ciddi bir işlev gördüğüne dair eleştiriler var. Kazanılmış hakların elden alınmak istenmesi halinde bile  yeni anayasa sürecinde yine böyle bir grupla karşılaşmayı bekliyor musunuz?

Onların sesi bizden çok daha gür çıktı çünkü devletin yayın mekanizmaları onların elindeydi. Bizlerin sesi daha az çıktı ama şimdi daha da az çıkacak. Tek kazanım o zaman ‘Yetmez ama evet’ diyenler başkanlık rejimine karşılar, o kadar büyük dayatmalara karşılar. O bakımdan medya daha çok siyasal iktidar yanında mekanizma olarak işlese de, entelektüel ağırlık bakımından bu oyunu deşifre eden bir yerde duracaklardır. Ama o kadar bilinçli yapabilecekler mi bilmiyorum çünkü bir anayasa tuzağı var…

 

kaynak: www.diken.com.tr

Please follow and like us:

Category: Haber, Köşe Yazıları, Söyleşi, Toplum

Leave a Reply