KÜRT DENKLEMİNDEN KÜRT SORUNU YARATMAK… / Nadi Öztüfekçi

| October 7, 2015

nadiBazen zorlu bir bulmaca çözmeye kalkarsınız hani. Şöyle soru metni de şaşırtmalı olan, yeteneklerinizi fazlasıyla zorlayan, zor bir bulmaca…
Kendi kendinizesinizdir ve o bulmacayı çözmekten maddi hiçbir çıkarınız, sizi zorlayan ya da izleyen kimse yoktur. Kimse sizi o bulmacayı çözdüğünüz için takdir etmeyeceği gibi çözemediğinizde de kınamayacaktır. Üstelik o bulmacanın bulunduğu dergi veya gazetenin bir köşesinde çözümü de vardır.
Başınızda sınav denetmeni falan olmadığı halde siz o köşeye bakmadan (kopya çekmeden) o bulmacayı çözmeye çalışırsınız. Sorun kendinize olan saygınızdır. Sizi kopya çekerken yakalayacak olan tek kişi yine sizsinizdir. Yani egonuzdur. Çözemediğinde kınayacak olan, çözdüğünüzde de “bravo” diyecek olan egonuz…

Toplumsal gelişmeleri anlamak, kendi bilincimizde çözümlemek için de zaman zaman olaylara böyle yaklaşmak gerekir düşünüyorum.
Gelişmelerle ilgili bilgi ve haberleri “bulmacanın verileri” olarak kabul edersek, birilerinin bulmacaya bizim adımıza kafa yorup, gazete veya derginin köşesine koyduğu analiz veya yorumlara (çözümlere) başvurmadan önce kendi birikimimiz ve irademizle analiz edip yorumlamaya (çözmeye) çalışmak gerek.

Önce; bize ulaştırılan bilgi ve haberlerin yani bulmaca metninin şaşırtmalı olabileceğini de kabul ederek, tümüyle kendi mantık, bilgi ve birikimimizle, ne medyadaki çözümlerden ne biriktirdiğimiz ön yargılarımızdan ne de içinde yaşadığımız mahallenin teamüllerinden kopya çekmeden çözmeyi denemeliyiz.

Ortaya çıkardığımız çözüm önce bizi tatmin etmeli. Ne alabileceğimiz ‘Beğen’iler ne de kınamalar, ne de eleştirel ‘Yorum’lar henüz bize ulaşmadan, mantık ve vicdanımızın en katıksız haliyle çözümlememizi önce biz test etmeliyiz.

O, kendimize olan saygıyı lime lime eden ”Bakalım bizim mahallenin muhtarı, ihtiyar heyeti bu konuda ne diyecek, ya da ne diyebilir” gibi bir biat duygusundan arınarak, şöyle kendi vicdanımız ve mantığımızla bakmayı bilmeliyiz çözümlemelerimize.
İşte o zaman bağımsız ve kendimize özgü düşünmüş oluruz, bizden istedikleri gibi değil.

Özellikle son gelişmeleri anlamak için kendimize özgü ve yönlendirilmemiş düşünce ortaya koyabilirsek eğer; bana kalırsa bu gelişmelerin arkasındaki asıl amacın başarıya ulaşmasında en büyük direnci oluştururuz.

Çünkü bu provokasyonların, her yönden gelen provokatif eylem ve girişimlerin, sınır dışı bombalamaların, karşılıklı tehdit ve suçlamaların, işgallerin, kullanılan akıl dışı silahların, hemen hepsinin hedefinde tek tek bizler varız.

Bizler ve bizlerin algıları…
Kurdukları bu gladyatör arenalarında bize zorla seyrettirdikleri dehşetin temel amacı bizlerde yaratmak istedikleri korku, umutsuzluk, biat, şaşkınlık ve sınırsız ön kabuldür.
Adım adım, hiç acele etmeden, ama hiç oyalanmadan; şu an için kabul etmekte zorlanacağımız amaçlarını daha kolay kabul etmemiz, hatta destekler hale gelmemiz için, giderek daha sofistike tekniklerle ve giderek daha acımasız senaryoları uygulamaya koyarak algılarımıza çalışıyorlar.
Hangi kesimden, hangi mahalleden olursan ol fark etmiyor.
Her kesimde istedikleri, kendileri için gerekli olan algıları yaratabiliyorlar. Aynı olay her mahallede (siz; kesim, kategori veya başka bir tanımlama kullanılabilirsiniz) ayrı ama ”ayarlı” bir etki –algı- yaratıyor.

Evet, “ayarlı algı”… Çünkü acı, gözyaşı ve dökülen kan yani tüm felaketler yeterli doygunluğa ulaşıp, yeterli yılgınlığı yarattığında; “peki ne yapmalıyız?” aşamasına gelindiğinde o sorunun yanıtının hemen her kesimce aynı olması gerekiyor. Aynı sonuca farklı adlar koyarak farklı kesimlerin bu sonucu satın almasını sağlamaya çalışıyorlar.

Her kesimin ayrı nedenlerle aynı çözüme razı olmasını ‘ayar’lamak zor hatta imkansız gibi görünebilir. Zor ama en gelişmiş teknik ve teknolojileri, en geniş kaynak ve olanakları kullanan küresel egemenler için imkansız değil.

Bu kesimlerin birbirine ters, farklı bakış açıları ve ön yargıları, farklı mahalle teamülleri olmasının, hatta apayrı düşünsel uzayda bulunmalarının buna engel olabileceğini düşünebiliriz.
Ama bu farklılıkları ve ayrı uzayları da yine aynı egemenlerin yarattığını ya da en azından oluşmasında ve derinleşmesinde önemli katkıları olduğunu unutmayalım.
Yani bu uzayların özellikleri konusunda oldukça deneyimliler. Sadece deneyimli değil, sabırlı ısrarcı, kararlı ve hazırlıklılar.

Tarihsel koşulları çok iyi değerlendirerek gerekebilecek paradigmaları zaten önceden ürettiler.

Öncelikle üretilmiş-mamul paradigma ile ayarlı algı arasında kendimce kurduğum ilişkiyi açıklamak gerekiyor.

Bilgisayar yazılımlarıyla az çok uğraşanlar bilir. Ayrı yordamlarda (prosedür), hatta ayrı yazılım ortamlarında geçerli parametreler (değişken) yaratmak oldukça kullanışlı ve yaygın bir yöntemdir. Böylece ayrı isimler altında, farklı görsellikte ama ayni işlemleri yapıp, aynı sonuçları üreten yordamlar, sistem dosyaları, hatta program yapmak mümkün olur.

Sözünü ettiğim ‘mamul-üretilmiş’ paradigmaları da her ortamda geçerli olmak üzere yaratılan parametreler olarak düşünelim. Bu paradigmalar günümüzün teknik ve teknolojik olanakları sayesinde, en etkili belletme ve benimsetme yöntemi olan “sürekli tekrar” etkisiyle o apayrı düşünsel uzaylarda rahatlıkla geçerli kılınıyor. Böylece “şiddetle kanıtlanmaya muhtaç” tezler, iddialar bu yöntem sayesinde bir paradigma, bir “kesin(!) bilgi”, “geçerli yöntem” veya “fiili durum” haline dönüşüyor.

Yakın geçmişimiz bu mamul paradigmaların eşliğinde ayarlı algıların nasıl oluştuğuna dair ders niteliğinde örneklerle doludur.

Örneğin “Kürt Meselesi ve Çözümü” tipik bir “ayarlı algı” çalışmasıdır. Amaç; birbirinden çok farklı düşünsel uzaylarda, çok farklı eğilimlerin (veya ideolojilerin) egemen olduğu mahallelerde aynı çözümü benimsetmek…

Sözünü ettiğimiz çözüm de aslında Küresel algı baronlarının adına çalıştığı küresel egemenlerin güncel çıkarına en uygun formüldür.

Bu formülün amacı Kürtlerin özgürlüğü değil. Amaç bölgenin ve Türkiye’nin Küresel Sermayenin gereksinim ve isteklerine göre formatlanmasıdır. Yeniden sınırlandırılmasıdır. Sadece Kürtlerin yaşadığı bölgelerde değil Türkiye’yi de kapsayan tüm bölgede etnik farklılıklar temelinde bir kadastro çalışmasından söz ediyorum.

Kürtlerin uğradığı tarihsel haksızlık, bu haksızlıkta en çok payı olanlarca yeni bir adaletsiz ve suni sınırlamalarla sonuçlanacak, uzun yıllar kanlı çatışmalara ve toplumsal duraksamalar hatta toplumsal gerilemelere yol açacak planlar için kullanılmak istenmektedir. Kürt meselesinin çözümü de bu planlarların uygulanabilmesine uygun bir zemin yaratmak için zora koşulmaktadır.
Bu formül Küresel Sermaye ve onların Türkiye’deki şubesi konumuna gelmiş egemen çevreler, proje uygulama birimine dönüşmüş yüzeysel veya derin devlet unsurları ve yine Kürt hareketinin içindeki şiddet bağımlılarının -zımni ya da açık, isteyerek ya da istemeden- işbirliğiyle oluşmuştur.
Bu formülde en önemli parametre (paradigma) ‘sorun ve şiddet bağdaşıklığı’dır. Ve üretilmiş bir paradigmadır. Kasıtlı olarak üretilmiştir, Kürt Meselesinin doğal bir iç dinamiği değildir.

Kürt Meselesi; çoktan halledilmesi gereken, halledilebilir(çözülebilir) ve şiddet gerektirmeyen bir konudur. Ve esas itibarıyla mesele, yani bir sorun da değildir. Bir denklemdir.
Kürt Meselesinin şiddetle ilişkilendirilmiş, adeta kaynaştırılmış kalıcı bir soruna dönüştürülmesi, önce hata, aymazlık, art niyet ve şovenizmle başlayan, giderek uzun erimli küresel planların bir aracı olarak kullanılmak için üzerinde çalışılmış bir olgudur. Ne yazık ki artık bir paradigma haline getirilmiştir.

Yani artık Kürt Meselesi dendiğinde akla “sorun ve şiddet” gelmektedir. Böylelikle; “şiddeti önlemek için sorunu çözmek” ya da “sorunu çözmek için şiddet uygulamak” algısı birbirine zıt taraflarda aynı anda ve birlikte geçerli olabilmektedir.

Küresel Egemenlerin çözüm formülünde sorun-şiddet bağdaşıklığı temel parametredir.

Küresel Algı odakların ürettiği bu çözüm(!) formülünde bu meselenin hem sorun yanı hem de şiddet yanı Türkiye’nin bir iç meselesi olmaktan çıkartılıp küresel bir mesele haline de getirilmeye çalışılmaktadır. Böylece küresel çözümlerin gündeme gelmesi, küresel güçlerin devreye girmesi makul, mantıklı ve gerekli kılınabilecektir.

Oysa Kürt Meselesinin parametreleri çok fazladır ve adil, nesnel bir çözüm formülünde şiddet asla geçerli bir parametre değildir. Aksine şiddet sonsuz bir çözümsüzlük formülünün parametresidir.
Ayrıca Kürt Denklemi Türkiye’nin bir iç meselesidir.

Şiddetle değil, barış içinde, demokrasiyi yaygınlaştırarak, yoğunlaştırarak, içselleştirerek çözülebilir.

Yeter ki bu meselenin çözümü üzerine düşünmeye yazının başında sözünü ettiğim yönlendirilmemiş öz düşünce gücümüzle başlayalım. Bize ulaşan her türlü bilgi ve yargıyı “mantık ve vicdanımızın en katıksız haliyle” test edelim. En azından bizler (sol) bu konuyu bizlere dayatıldığı gibi bir “mesele-sorun” olarak değil de bir denklem olarak ele almamız gerekir.
Gelin Kürt denklemi ile ilgili tüm gelişmeleri ve edindiğimiz bilgi ve haberleri, okuduğumuz her önermeyi önce kendi birikimlerimiz üzerinde temellenmiş, bağımsız vicdanımız, kendi mantığımızdan oluşturduğumuz bir sorgucu kurulundan geçirelim.

Ne kadar başarıyorum bilmiyorum ama ben bunu her yaptığımda, yani bu meseleyi kendi sorgucu kurulumdan geçirdiğimde barış ve demokrasi mücadelesine ulaşıyorum. Şiddetin tüm taraflarına karşı ödünsüz bir duruşun mutlak gerekliliğine varıyorum.

Şiddet ve kaos sonucu oluşacak çözümler(!) Ne Kürtlerin ne de Türkiye emekçilerinin yararına olmayacaktır.

Bu meselenin adil ve nesnel çözümü şiddete karşı ödünsüz mücadeleden geçer. Barış ve demokrasi ortamında tartışmaktan, açıklıktan ve şeffaflıktan geçer.

Sınıf kavgasının iflah olmaz bir sıra neferi olmanın bir sonucu olarak, Küresel Sermayenin -veya siz ne ad verirseniz- bu meseleye olan etkisini abartıyor olabilirim. Ama her türlü ön yargımdan bütün çabamla uzaklaşmaya ve nesnel olmaya çalıştığımda vardığım diğer bir sonuç da; Küresel sermayenin aksi yöndeki tüm çabasına karşın Kürt Sorununun Türkiye’nin bir iç meselesi olduğudur.

Demokrasi ve barış ortamında oluşmuş Kürtlerin özgür iradesi ile varılan çözüm ne olursa olsun bu sorun Türkiye’nin iç meselesidir. Gönüllülük temelinde açık ve şeffaf bilgilendirme, her yönden gelen şiddetin vesayetinden bağımsız ve demokratik tartışma ortamında varılacak sonuca Emekçi Anadolu Ulusu sahip çıkacaktır.

Ancak amaç Kürt Denklemini çözmek olmalıdır. Türkiye’de Kürt meselesinin çözümüne(!) zemin hazırlamak adına, -bana göre Anadolu Kürtlerinin de dahil olduğu- bu Emekçi Anadolu Ulusunu sonu gelmez etnik çatışmaların cehennemine sürüklemeye gerek yok.

Çözüm süreci bir intikam sürecine dönüştürülmemeli, Küresel Sermayenin kendi sınıfsal gereksinim ve arzuları doğrultusundaki planlara meze edilmemelidir.

Yine yazının başında söz ettiğim o “ayarlı algı” tekniğinin bir mağduru olmak yerine açığa çıkaranı, teşhir edeni olmak gerekir.

O “ayarlı algı” oluşturma tekniğinin Kürt Konusuna dahik etmek istediği iki unsuru tekrar vurgulayarak yazıyı sonlandırmak istiyorum.

Bunlardan bir tanesi; ‘Kürt Denklemi’nin içine suni bir paradigma(parametre) olarak ‘sorun ve şiddet bağdaşıklığı’nı yerleştirerek ‘Kürt Sorunu’na dönüştürmek.

İkinci unsur da; bu sayede diğer tüm çözümleri şiddet parametresini yükselterek gölgede bırakırken meseleyi küresel alana taşımak ve Küresel Sermayenin çözüm formülünü, yani “Emekçi Anadolu Ulusunu budunsal parçalara ayırma” planına -oldubittiye getirerek- razı etmek.

“Emekçi Anadolu Ulusu da neyin nesi?” denilebilir.
Umarım bir daha ki yazıda…

Please follow and like us:

Category: Deneme, Köşe Yazıları, Toplum

Comments are closed.