Bir duvarın dibinde I/II/III – Aslı ERDOĞAN

| August 19, 2016

Türkiye en önemli Edebiyatçılarından Aslı Erdoğan gözaltında. Daha çok okunmalı, izlenmeli, desteklenmeli kaygımızla !5 Temmuz 2016 gecesiyle ilgili yazdıklarını www.aslierdogan.com sitesinden yayınlıyoruz. Değerlerimiz daha iyi tanımak için yaşamıyla ilgili bir yapımında linkini ekliyoruz. Güneyin Işıkları

download (5)Bir duvarın dibinde / 22.07.2016

Gerçekten kağıt toplayıcısı mıydı, yoksa ima ettiği gibi sivil polis miydi, bilemem. ‘’Hayatımı kurtardığını’’söyledim defalarca, işitebilmek için söylüyor, böylece geceden bir çıkış kapısı, parolası arıyorum. Onu –geceyi— kişisel, geçmiş zamanda anlatılan bir hikayeye dönüştürüyor, noktalama işaretlerinin arasına yerleştiriyorum. Elbet teşekkür bile etmedim.

’’Abla, yat! Yat! YAT!’’ Var gücüyle bağırıyor, uzun namluluların gürültüsünü bastırmaya çalışarak, duvarı işaret ediyor. ‘’Kaldırma başını!’’

15 Temmuz gecesi, Harbiye Orduevinin önü. Az ötede, radyoda, korkunç bir çatışma sürüyor saatlerdir, ambulanslar durmadan yaralı taşıyor, ölüler var. Orduevi çevresinde konuşlanmış keskin nişancılar, caddeden kimsenin geçmesine izin vermiyor. Karşı kaldırımda hemen hemen iki yüz kişi, arada bir sloganlarla, tekbirlerle ayağa kalkıp harekete geçmeyi deniyor, ateş başlıyor, tekrar taşlara yatıyor… Cephede değil, şehrin geniş, havadar ana caddelerinden birindeyiz, siper alacak yer yok, bunca cam, teneke, plastik savaştan korumuyor. ‘’Bizim taraf daha güvenli,’’ demişti kağıt toplayıcısı az önce, keskin nişancılar karanlığa sığınmış üç beş kişiyi fark etmeden önce…

ab57d27aeb1c403bfde5cb99af4d345b‘’Eve vardım, darbe olmuş. Ben iyiyim,’’ mesajı çekip dışarı çıkarken Mecidiyeköy’e bir göz atmaktı niyetim. Gecenin ilk yol ayrımında, polis nazikçe geçmeme izin vermeseydi, üstelemez, arka sokakları denemezdim. Sokaklar henüz kalabalık da değil, ıssız da… İlk çağrıya uymuş, yay gibi gergin topluluklar, çok ender slogan atarak öbek öbek Taksim’e ilerliyor. ATM’lerin, fırınların önünde küçük kuyruklar, itfaiyenin rengarenk, sirenli geçit töreni… Tek bir asker yok görünürde, 12 Eylül’e hiç benzemiyor, ama Gezi ruhunu da hatırlatmıyor. Çok daha belirsiz, tekinsiz… Işıkların kısıldığı, gürültüler patırtılar arasında dekorun değiştirildiği bir tiyatroda hissediyorum kendimi. Sanki bu gece sınırlarından taşacak, uç noktalara taşınacak, kendinin gösterişli, beceriksiz bir taklidine dönüşene dek….

Giderek büyüyen, kenetlenen kitle, Osmanbey’de duraksıyor. İlk silah sesleri, karmaşa, panik… Kimi ters yöne koşuyor, kimi ara sokaklara… Askerin ateş açtığı haberi hızla yayılıyor. Bir kavşakta karşılaşıyor, hemen konuşmaya başlıyoruz. Tesettürlü, bayraklı genç bir kadın, yanındakilerin onaylamayan –güvenmedikleri herhalde benim, mavi elbiseli, suskun kadın— bakışlarına rağmen anlatıyor: ‘’Akrepten ateş açtı askerler… Tam önümde biri yürüyordu, alnından vuruldu. Bir baktım, yanımda da biri bacağından vurulmuş.’’ Koskocaman olmuş gözlerini zor sığdırdığı yüzünde kederli bir alev dolanıyor: ‘’ÖLDÜ… Herhalde… Alnından vurulan biri ölür, değil mi!?’’ İster istemez çığlık atıyor, iyice şiddetlenen silah seslerine doğru sürükleniyorum, rüzgara kapılmış dümensiz bir tekne gibi. Piyade tüfeklerinin korkunç gürültüsü, binalar arasında yankılanıyor.Şimdiden delik deşik edilmiş, kevgire çevrilmiş gibi gece, sanki yaralarında, çukurlarında bir başka karanlık mayalanıyor. Yaylım ateşinin yapışmışçasına bir arada tuttuğu ‘’sınıfsız, imtiyazsız, bütünüyle kaynaşmış’’ kitleye katılıyorum önce. Boy boy Türk bayrakları, kimi kefene sarılırcasına bayrağa sarınıyor… Mustafa Kemal’in askerleri Recep Tayyip’in neferlerine kaptırmış simgelerini. ‘Bu vatan bizim, bu devlet bizim!’ deme sırası onlarda… Kurşunlar yağdıkça topluluğun öfkesi artıyor, akrebin bomboş bıraktığı orduevi tarafına koşuyorum.

Şimdi, bir duvarın dibine sinmiş, iki adamın, muhtemelen iki polisin arasında, başımı eğip kollarımın arasına almış, bekliyorum.

Otomatiklerin salvosuyla galeyana gelmiş kitlenin hiddeti arasında… Gerçek olmasına gerçek, ama bir düşteki kadar bile gerçeklik hissi uyandırmayan, içimde hiçbir karşılık bulamayan bir savaşın orta yerinde, sanki dünyanın en uzak, en yabancı köşesinde… Gidememekle kalamamak arasında, iç burkucu bir soru işareti gibi kıvrılmışım. Toprakla taşın, gecenin karanlığıyla insanın karanlığı arasında…

download (4)Bir duvarın dibinde II / 29.07.2016

(15 Temmuz gecesi, Harbiye. 100m aşağıda, radyoda, çatışma sürüyor saatlerdir, ambulanslar durmadan yaralı taşıyor… Orduevine konuşlanmış keskin nişancılar kimsenin geçmesine izin vermiyor. Karşı kaldırımda kurşun yağmurunun bir arada tuttuğu, taşlara yatmış hemen hemen iki yüz kişi…)

Bir duvarın dibine sinmiş, başımı kollarımın arasına almış, iki adamın, muhtemelen iki sivil polisin arasında bekliyorum. Otomatiklerin salvosuyla, galeyana gelmiş kitlenin öfkesi arasında… Gerçek olmasına gerçek, amansızca gerçek, ama bir kabustaki kadar bile gerçeklik hissi uyandırmayan, içimde hiçbir karşılık bulamayan bir savaşın orta yerinde, dünyanın bana en uzak, en yabancı köşesinde… Gidememekle kalamamak arasında, iç burkucu bir soru işareti gibi kıvrılmış bekliyorum. Geceyle sabah, taşla toprağın, gecenin karanlığıyla insanın karanlığı arasında…

Korkunç bir patlama yeri sarsıyor, kenti çivilerinden çıkmış bir tabela gibi titretiyor. Önce hava bombardımanı sanıyoruz, biri roket atıldığında ısrarcı… ‘’Bak,’’ diyor kağıt toplayıcısı—polis, acemi bir eri eğitircesine, ‘bu tepemizden geçen var ya, işte bu F16! Peşinden giden F4!’’ Ses hızını aşarken patlamaya yol açan dalgaların mekaniğini yıllar önce fizik öğrencisiyken çözümlemiştim. G3’lerin dayanılmaz, kafatasımı içeriden, dışarıdan dev tokmaklar indiren gürültüsünü bile işitilmez kılan art arda patlamalar… Devasa gedikler, çukurlar açılıyor gecede, kabaran sel suları gibi kendinden dışarı taşıyor gerçeklik, üstünkörü, kartondan bir dekormuşçasına akıp gidiyor. Geriye kalansa yalnızca sesler… Dayanılması, kaçıp kurtulması mümkün olmayan sesler… Taşlara lime lime serilmiş karanlıklar, duvarın soğuğuna, nemine bulanmış uzun, kıpırtısız gölgeler, gölgelerinin içinde dertop olmuş, sanki kanı bile akmayacak denli katılaşmış birkaç kişi… Kim bilir hangi saikayla, saatin kaç olduğunu aklıma bile getirmeden annemi arıyorum. Saatlerin işlemediği, yerinden oynatamadığı bir başka zaman bu… Uzaklardan bir sesi işitmek istiyorum, bir çadıra girdiğim kendi gecemde o sese tutunarak doğrulmak… Ama söylediklerini işitemiyorum. ‘’Ne işin var orada?’’ diye soruyor içini çekerek…( Patlamalardan çılgına dönmüş iki sokak köpeği hızla geçiyor önümden,talimli askerler gibi peş peşe, var güçleriyle koşuyorlar, aşağıya, çatışmanın merkezine doğru, kurşunların tam ortasına… Karşı kaldırımda iri yarı bir adam ayağa kalkıyor, hiddetle bağırıyor: ‘’Eninde sonunda mermin bitecek!’’ Ellerini, bomboş avuçlarını gösteriyor, karanlıkta yerlerini tam kestiremediği keskin nişancılara, ‘’bakın, silahsızım, ama bu ellerle tepelerim sizi!’’ dercesine… Az önce incecik bir fidanın arkasına sığınmışken konuşmaya çalıştığım on beş—on altı yaşlarındaki iki Afganlı — ‘’Bu Türk—Kürt savaşı mı?’’ diye sormuşlardı— çok daha şiddetli bir savaştan çıkıp gelmiş olmanın verdiği güvenle yola koyuluyor, ama daha otuz metre gidemeden otobüs durağına sığınıyor, yere yatıyorlar.) Bir yanıt bulamıyor, kendime bir misyon, hatta bir kendilik bile biçemiyorum.

Bütün yolların iç içe dolanıp düğüm olduğu kör noktalarından birindeyim yazgının, bir tabutun içi kadar ışıksız, çıkışsız, dönüşsüz… Şimdi’ye varabilecek, bir iğne deliğinden geçercesine geçip gidecek bir zaman yok burada, şimdinin zemininde bütünlüğünü, sürekliliğini koruyacak bir benlik de… Hiçbir şey yok artık burada, sözcükleri birbirinden ayrıştıracak, aynı karanlık yumağın içinde, tam zıddıyla birlikte çözülüp dağılıyor sözcükler, umudu umutsuzluktan, korkuyu korkusuzluktan, ölmüş olmayı ölmemiş olmaktan ayıran hiçbir şey yok.

‘’İki köpek geçti önümden,’’ diye bağırıyorum elimde tuttuğum telefona, ‘’deli gibi koşuyorlardı. Durdurmayı denedim. Yani istedim.’’ Bölük pörçük, yarıda kesilen cümleler… Sesim kuru, kavrulmuş bir kağıt kadar okunmaz kılıyor sözcükleri… Eninde sonunda kendimi de katacağım bu hikayeye, ya da o, gecenin bir kurgusu olan bu hikaye, beni kendine katacak. ‘’KALDIRMA BAŞINI BE ABLA! Kaç kez söyledim sana!’’ diyor eğitmenim…

( Anlatılan bütünüyle gerçek, bütünüyle kişisel bir hikayedir.)

 

Bir duvarın dibinde III / 05.08.2016

aslierdogan1‘’Hayatımı kurtardı.’’ Bunu birkaç kez, üçüncü tekil şahıs ve geçmiş zamanda söyledim, işitebildiğimi sanmıyorum, bir parola gibi tekrarlıyor, geceden bir çıkış kapısı arıyorum. Gerçeğin gerçek olduğu anlar vardır, sadece anlar… Çıkışsız ve bir duvarın dibi kadar anonimdirler. Hikayeler sonradan gelir, gerçeğin – gecenin, savaşın— bitimsizliğini noktalama işaretleri arasına yerleştirir. Bu hikaye de, gecenin bir kurgusu, delik deşik edildikçe esneyip büyüyen, sonsuz bir ağa dönüşen geceyi bedenlerimizle ya da sözcüklerimizle dolduruyor, böylece ona bir biçim vermeyi umuyoruz. Herhalde kağıt toplayıcısı değil, deneyimli bir polisti. ‘’Yat, yat, YAT!’’ diye bağırmış, birlikte sığındığımız duvarın dibini işaret etmişti. (Bu kadar!) Tek dostumdu o gece, ona teşekkür etmek aklımın ucundan geçmedi.

15 Temmuz gecesi, Harbiye, orduevinin önü. Az ötede, radyoda saatlerdir süren çatışma sonlanmak üzere, ‘teslim olun’’ çağrıları yapılıyor, ambulanslar keskin nişancılardan izin alıp yaralı taşıyor… F16ların geçidi başlayınca, kaldırımdaki sivilleri kıpırtısız tutan ateş çemberi gevşemiş. Bombardıman gürültüleri, sarsıntılar arasında, diplere, köşelere, ağaçlara sığınarak adım adım ‘geri çekiliyorum.’ ‘Abla, işi öğrendin!’’ diyor eğitmenim, veda cümlesi niyetine…

Duygular ya da deneyimler çok sonra, çok geç geri geliyor. Soğumuş, telveleşmiş, tanınmaz halde… Yerleşebilecekleri benlik köşesini bulamadıklarından dikenler gibi uzayıp batıyorlar. Zaman da kurtulmuş sıkışıp kaldığı duvar dibinden, koşar adım önüme geçiyor, geceyi kendi sonuna iteliyor. Sabah olmak üzere, karanlığın maskesi pul pul dökülüyor, ardında herhangi bir yüz belirmeden… Bir hayalet gibi geçiyorum geldiğim yollardan, aynı caddeler, tanıdık, bildik sokaklar, ama sanki uzayıp kısalmış, deforme olmuşlar. Onlar da beni tanımıyor gibi, taşıyamıyor bu yeni yükü, yorgunluğu… Sanki koyu, yapışkan çamurdan çekip çıkarıyorum her adımı… Kan tadı almış, kötücül bir varlığın menzilinde umutsuzca hızlanmaya çalışıyorum, tahta bacaklar üzerinde yürürcesine… Umutsuzca görünmez kılmaya çalışıyorum kendimi, seyrelen karanlıkta eriyip dağılarak, gölgelere karışarak, taşa, toprağa, lime lime olmuş geceden koparıp aldığım son bir parçaya bürünerek… Hiç tanımadığım biri bana sarılıp ölmüş gibi, bu dayanılmaz ağırlıktaki, kaskatı kucaklaşmada çok üşüyorum, bir temmuz gecesinde havsalamın alamayacağı kadar üşüyor, kim bilir kaç saattir titriyorum.
Karşı kaldırımdan seçiyor beni, koşarak yanıma geliyor. Koskocaman bir sokak köpeği, az çok bir boz ayı ebadında, renginde –herhalde Kangal kırması— çifte kalınlığındaki, siyah bir burnu var, dili dışarıda! Belli ki insana alışkın, kendi güzergahında giden bir eşlikçi, bir yoldaş arıyor. O da anlamış bu korkunç, tehdit dolu geceden tek başına çıkamayacağını… Son derece ciddi, gayretli, sahipli köpek rolü oynarken, aramızdaki kol mesafesini özenle ayarlıyor, adımlarını benim mecalsiz adımlarıma uyduruyor… Sağı solu dikkatle süzüyor, olası düşmanlara, tacizcilere kabadayılanarak gururla sahipleniyor beni… (Oysa ikimiz de bu yola, vidalarından çıkmış tabela gibi sarsılan kentteki bu gece yolculuğuna aitiz.) F16ların bir arada tuttuğu küçük, gergin topluluklar, bu saatte tek başına dolanan bir kadına pek de dayanışma ruhuyla bakmıyor. Issız yol ağızlarında iyice sokuluyorum yoldaşıma, insan kokusu almadığı yerlerde korkmama şaşırıyor. Sopalı, bayraklı, bağırıp çağıran topluluklarla karşılaştığımızda ise o bana sokuluyor. Okşanmak istemiyor, belki böyle bir gecede yersiz, sahte buluyor, belki şefkat artık acı veren bir anı… Bir an terk ediyor beni koşarak, kediler, köpekler sağa sola kaçışıyor, Cevahirin önündeki havuza atlıyor. Birkaç dakika sonra, F16lar bir kez daha patlamalarla ses hızını aştığında sırılsıklam dizlerimin dibindeyeniden buluyorum onu… Günün ilk ışıklarında, son yol ayrımında ayrılıyoruz. Çabucak, sağ kalmakta avuntu bulamayan iki yenik savaşçıgibi, vedalaşmadan… Fırtına dindiğinde yatışan denizin saldığı iki kazazede gibi, koşar adım uzaklaşıyoruz zıt yönlere, bıraktığımız yerde bulma umuduyla hayatı…

Gün çoktan doğmuş, ama kan rengi bir ufukta çengele asılı kalmış gibi. (Köprüde linçler başlamış.) Yeni bir günden çok gecenin devamı, uzantısı gibi… Daha uzak, daha soğuk bir güneşten gelen ışık ısıtmıyor, avutmuyor, kurtarılmış ya da kaybedilmiş hayatlara vaatlerde bulunmuyor.

Category: Deneme, Köşe Yazıları, Toplum, Yazın

Comments are closed.